Kafamın içi bir çöp tenekesi mi?

Kafamın içi bir çöp tenekesi mi?

Dikkat: Bu yazının içinde çok fazla soru bulunmaktadır. Düşünmeye uygun bir ortamda okumanız tavsiye edilir…

Amerikan tavukları günde kaç tane yumurta yumurtlar? Şu an Bangladeş’in devlet başkanı kim? Kanada’nın kişi başına düşen millî geliri ne kadar? Türkiye’de her yıl kaç çift boşanıyor? Adana’nın gördüğü en yüksek sıcaklık kaç derece? Önümüzdeki yerel seçimlere kaç parti katılacak? Yapay zekâyla üretilmiş robotlar dünyayı ele geçirecek mi?

Peki, bu soruların cevabı ne kadar önemli sevgili okur? Bizi ilgilendiriyor mu? İlgilendiriyorsa ne kadar ilgilendiriyor? Bu soruların cevabını öğrenmenin bize bir katkısı olacak mı peki? Bir meseleye dair doğru sorular sormanın her zaman etkili olduğuna inanmışımdır. Kişiyi hakikate götürebilir, götürmese de hiç olmasa sorgulamasına vesile olur.

İnternet ve dijitalleşmenin giderek yaygınlaşmasıyla ülkede ve dünyada gündem çok hızlı değişiyor. Bu nedenle özellikle son günlerde aklımda bu tarz sorular dönüp duruyordu. “Neden bu kadar gereksiz şey hakkında bilgim var ve neden kafamın içi bir çöp tenekesi gibi?” dedim kendi kendime. “Bana ne katıyor veya benden ne götürüyor bütün bunları bilmek? İkinci Dünya Savaşı döneminde Bediüzzaman Hazretlerini radyoları dinlemekten alıkoyan hakikat beni neden alıkoymuyordu?” Bunun sebeplerini düşünürken fark ettim ki bu kadar gereksiz şey bilmek beni memnun ediyor. Sadece beni değil, insanların çoğu hızlı değişen gündemi takip etmeyi ve onunla meşgul olmayı çok seviyor. Durumu biraz daha eşeleyince herhangi bir ortamda bir konu hakkında bilgi sahibi olup yorum yapabilmenin egomu beslediği kanaatine vardım. Ama bu sağlıksız bir besleme. Vücuda alınan fastfood yiyecekler gibi düşünebiliriz bunu. Kısa vadede doyurucu ama uzun vadede oldukça zararlı. İnsanların bizim hakkımızda “Vay be! Bunu da biliyormuş!” dediğini düşünüyoruz ama ben durumun hiç de öyle olmadığını düşünüyorum artık. Eminim birçok kişi içinden “Başladı yine boş boş konuşmaya!” diyordur. Evet, tam olarak durum bu: Bomboş meselelere dair boş boş konuşmak…

Peki, özellikle biz gençlerde bu durumun artı ve eksileri nelerdir? Duygularımızı tahrip ediyor ve onları asıl yönlendirmemiz gereken yere yönlendirmemizi engelliyor olabilir mi? Sosyal medyada, haber programlarında devamlı olumsuz şeylere maruz kalmak hayata bakış açımızda bizi ümitsizliğe sevk ediyor mu? Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin bu konuya dair “Bâtıl şeyleri iyice tasvir, sâfi zihinleri idlâldir”1 tespiti oldukça yerinde bir cevaptır diye düşünüyorum. Çünkü maruz kaldığımız şeylerin büyük bir çoğunluğunun bâtıl şeyler olmadığını düşünmüyoruz, değil mi? Peki bütün bunların farkında olmamıza rağmen neden gündemimizi kendimiz belirlemiyoruz da onların(?) belirlemesine izin veriyoruz?

Sorgulamaya devam edelim… Dünyada olan her şeyden haberdar olmak bizi duyarsızlaştırıyor olabilir mi? Günahlar, zulümler, cinayetler, haksızlıklar, hukuksuzluklar normalleşiyor olabilir mi? İçimizden veya dışımızdan “Aman zaten dünyanın çivisi çıkmış, herkes kötü, herkes günah işliyor, herkes hak hukuk yiyor vs” demeye başladık mı? Eğer bu düşünce zihnimizde yer edinmeye başladıysa yine Bediüzzaman Hazretlerine kulak verelim: Ey nefsim! Deme: “Zaman değişmiş, asır başkalaşmış; herkes dünyaya dalmış, hayata perestiş eder, derd-i maişetle sarhoştur.” Çünkü ölüm değişmiyor; firak bekaya kalbolup, başkalaşmıyor. Acz-i beşerî, fakr-ı insanî değişmiyor, ziyadeleşiyor. Beşer yolculuğu kesilmiyor, sür’at peyda ediyor.2

Sorgulamaya devam… Bu kadar hızlı bir değişim ne kadar sağlıklı? Gençlerin bir işte uzun vadede çaba gösterememesi, çabuk sıkılması, popülaritenin hızlı değişimiyle ilgili olabilir mi? Mesela çok değil 9-10 yıl önce en gözde meslekler doktorluk, mühendislik, öğretmenlikken şu anda gençlerin çoğunun influencer (internet ünlüsü, fenomen) olma isteğinin sebebi bu hızlı değişime ayak uydurma güdüsü olabilir mi? Artık uzun olan hiçbir şeyi okuyamadığımızın farkında mıyız? Her şeyi konsantre hale getirilmiş kapsüllerden almaya yani rahata o kadar alıştık ki… Bizim en büyük düşmanlarımızdan biri atalet (tembellik) değil miydi?

Peki, hızla değişen ve gelişen dünyada biz ne kadar değişiyor ve gelişiyoruz? Dünya bu kadar gelişirken biz insanoğlunun yerinde sayması fıtrî midir? Veya geriye gitmesi? Uzaya çıkıyoruz; aklımızın almayacağı özelliklere sahip akıllı(!) cihazlar üretiyoruz; tıpta çığır açtık vs. Peki, gelişmekten, ileri gitmekten kasıt sadece bu saydıklarımız mıdır? Mesela en son ne zaman oturup “Bütün bu olanların hikmet boyutu nedir? Benim payıma düşen vazife nedir? Ben kendimde neyi değiştirmek için çabalamalıyım?” diye tefekkür ettik sevgili okur? Hani bazı telefon uygulamaları soruyor ya: “Bugün Allah için ne yaptın?” Peki, biz kendimize, “Bugün insaniyet makamına layık olabilmek için ne yaptım?” diye ne kadar soruyoruz? Maalesef; zihnimiz malayani şeylerle o kadar meşgul ve dış dünyayla o kadar haşir neşiriz ki, çoğu zaman ne sormaya ne de düşünmeye vakit bulabiliyoruz.

İçinizden “Aman canım sen de! Ne yapalım yani gidip mağarada mı yaşayalım? Dünyada ne oluyor ne bitiyor bilmeyelim mi? Asıl o zaman duyarsız kalmış olmaz mıyız?” diyorsanız, demeyin kıymetli okur. Çünkü bu yazıda anlatılmak istenen şey bu değil. Neye ne kadar vakit ayırdığımız veya ayırmamız gerektiğine dair bir iç muhasebenin size yansıması sadece. İnsanın sosyal bir varlık olduğunun hepimiz bilincindeyiz. Elbette sosyal medya kullanacağız, gündemi takip edeceğiz, gerektiği yerde üzerimize düşen sorumluluğu yerine getireceğiz. Ancak bunu yaparken her şeyde olduğu gibi dengeyi yakalamaya çalışma gayretiyle yapacağız. Bunu gerekirse kendimize sınırlar, kurallar, yasaklar koyarak yapacağız.

Sınır, yasak, kural demişken ufak bir anımla yazıyı bitirmek istiyorum. Geçen sene KPSS’ye hazırlanırken kaydolduğum çalışma salonunda, çalışma saatlerinde salonun kapısı kilitlenip giriş çıkışlar yasaklanıyordu. Bir gün gelen bir aramaya cevap veremeyip etüt arasında dönüş yaptım ve durumu karşı tarafa izah ettim. Karşı taraftan şöyle bir soru geldi: Kapının kapalı olması, kişinin istediği zaman içeri girip çıkamaması yani bu şekilde insanın sınırlandırılması yaratılışa, fıtrata uygun mu sence? Durdum, düşündüm ve “evet” dedim. Çünkü insana gerektiği zaman sınırlar, kurallar, yasaklar konulmazsa insanın yapabileceklerinin sınırı yoktur. Nitekim Cenab-ı Hak da bizim kuvve-i akliye, kuvve-i gadabiye ve kuvve-i şeheviyemize şeriatla sınır koymamış mıdır?

Dipnotlar:
1) Hutbe-i Şâmiye
2) Sözler, On Dördüncü Söz, s. 196

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*