Zorunlu faaliyetten istenilen faaliyete: Tatil

Zorunlu faaliyetten istenilen faaliyete: Tatil

Bu yazıyı; deniz kenarında, hafif bir meltemin estiği, masada mis gibi kokan bir demet ortanca çiçeği, bir bardak reyhan şerbeti ve Mark Eliyahu’nun ezgileri eşliğinde yazdığımı hayal ediyorum sevgili okur. Siz de okurken olmak istediğiniz ortamı hayal ederek okuyabilirsiniz. Çünkü malumunuz havalar çok ısındı. Her yer cayır cayır yanıyor. Üstad Bediüzzaman’ın insan ömrünün en coşkulu zamanı olan gençliğe benzettiği yaz mevsiminin ortasındayız ve hepimizin maddî-manevî hayal ettiği yerde olmaya çok ihtiyacı var diye düşünüyorum.

Şimdi gelelim bu yazının konusuna… Yaz mevsimi deyince insanın aklına ilk gelen şeylerden biri de tatildir. Tatil kelimesinin köküne baktığımız zaman Arapça kökenli bir kelime olup “durdurma, bir işi durdurma, paydos” manasına geldiğini görüyoruz. Üstelik ilginçtir ki “hareketsiz veya başıboş olma” manalarına gelen “atalet” kelimesi de aynı kökten geliyor. Peki tatil yapmaktan maksadımız hareketsiz olmak mıdır? İşte bu yazımızda Bediüzzaman Hazretlerinin “Hayat bir faaliyet ve harekettir” sözünden yola çıkarak “Tatil yapmaktan maksadımız hareketsiz, başıboş olmak mıdır? Yoksa bir faaliyetten başka bir faaliyete geçiş yapmak mıdır? Daha doğrusu yapmak zorunda olduğumuz için yaptığımız bir faaliyetten, istediğimiz için yaptığımız bir faaliyete mi geçiş yapmaktır?” sorularına yanıt arayacağız.

Benim zihnimdeki tatil tanımını size söyleyeyim kıymetli okur: “Yapmak zorunda olduğumuz için yaptığımız bir faaliyetten, istediğimiz için yaptığımız bir faaliyete geçiş.” Hayatımızın büyük bir bölümünde yaptığımız birçok şeyi mecbur olduğumuz için yapıyoruz. Mesela hayatımızı idame ettirmek için çalışıyor ve para kazanıyoruz, bir sınavı kazanmak için oturup gece gündüz ders çalışıyoruz, o çalıştığımız sınava meslek sahibi olmak için çalışıyoruz vs… Örnekler çoğaltılabilir. Ancak tatil dediğimiz zaman yapmak istediğimiz şeyleri yapıyoruz. Denize giriyoruz, dağ bayır geziyoruz, okuma programlarına katılıyoruz, sıla-i rahim yapıyoruz; bütün bunları yaparken hayatı sorguluyor, tefekkür ediyoruz. Bunun da örnekleri çoğaltılabilir. Düşündüğümüz zaman hiçbiri hayatta kalmamız için zarurî olan şeyler değil. Ama yaptığımızda kendimizi daha iyi ve mutlu hissettiğimiz aktiviteler. Belki bedenen daha çok yorulduğumuz ama manen dinlendiğimiz faaliyetler… Konuyu şöyle bir örnekle pekiştirelim. Dizi-filmlerde hepimiz hastaların bağlı olduğu ve kalp atışı, nabız gibi birçok fonksiyonun göründüğü küçük ekranlı cihazları görmüşüzdür. O ekrandaki zikzak gibi iniş çıkışların olduğu doğrusal olmayan çizgi hayatın devam ettiğini ifade ederken, çizgide hiçbir iniş çıkışın olmayıp doğrusal olması da hayatın sona erdiğini ifade ediyor. Hayatın hiçbir dönemi durağanlığı, monotonluğu kaldıramadığına ve tatilden maksadımız, hayatın sona ermesi olmadığına göre tatilde de bir faaliyet içerisinde olmak gerektiğini hiçbirimiz inkâr edemeyiz diye düşünüyorum.

Şimdi size can alıcı bir soru soracağım: “Tatildeyken normal hayatta yorulduğumuzdan daha fazla yorulmamız mümkün müdür?” Elbette mümkündür. Sıcak havalar, konaklama problemi, yolculuğun vermiş olduğu zahmet, bavulların oradan oraya taşınması… Hele bir de çocuğunuz varsa; çocuğun peşinden koşturmak, onun istekleri derken… Sayarken bile yoruldum sevgili okur 🙂 Ama olsun olsun, tebdil-i mekânda ferahlık, zahmetin içinde de rahmet vardır. Bir de her güzel şeyin bir bedeli… Sâni-i Hakîm’in yaratmış olduğu mükemmel sanat eserlerini bu dünyada müşahede etmek, onları tefekkür etmek paha biçilmez olsa gerek. O yüzden bunlar tatlı, lezzet veren yorgunluklardır.

Peki tatil deyince sadece deniz, güneş, gezmek, dolaşmak gibi kavramlar mı gelmeli insanın aklına? Ya da faaliyetten kastımız sadece fiziksel faaliyetler midir? İnsanın kendiyle baş başa kalıp geride kalan ömrünün muhasebesini yapması, kendini dinlemesi de zihnî faaliyete girmez mi? İnsanın okuyamadığı kitapları okuması, aklında olan sorulara cevap olacak araştırmalar, çalışmalar yapması, dünyalık işlerden paydos etmesi manasını taşımaz mı? Bu da bir nevi tatil değil midir? “İşleyen demir pas tutmaz” demiş atalarımız. Zihnin de pas tutmaması için beden gibi daima çalıştırılması gerekmez mi?

Tatil deyince bir diğer meselemiz de insanın zihnindeki “Aman canım bütün bir sene durmadan çalıştım, biraz da rahatıma bakayım” düşüncesidir. Peki, insanın rahatına bu kadar düşkün olması nelere sebep olabilir? Bediüzzaman Hazretleri Münazarat isimle eserinin sonunda bütün meşakkatlerin ve rezaletlerin yuvasının insandaki rahatlığa olan meyil olduğunu ifade eder. İnsandaki rahatlığa düşkünlüğün; insanın bütün gayretini ortadan kaldırıp kişiyi fakirlik zindanına attığını söyler. Çözüm olarak da şu ayet-i kerimeyi hatırlatır: “İnsana ancak çalıştığının karşılığı vardır.” (Necm: 39.) Devamında ise şu ifadeleri kullanır: “Fıtratı müteheyyiç olan insanın rahatı, yalnız sa’y ve cidaldedir.” Yani insanın fıtratı daima bir hareket ve heyecan içindedir. İnsan, her an bir değişim ve gelişim yolculuğunun içindedir. Böyle bir yaratılışa sahip olan insanın rahatının çalışmakta, faaliyette, harekette olması gayet normal değil midir?

Son olarak; yazıyı, Zübeyir Gündüzalp’in bir düsturu ile bitirmek isterim: “Okumak, okumak yine okumak. Okumaktan yorulunca ne okuduğunu okumak veya kitab-ı kebir-i kâinatı (büyük kâinat kitabını) okumak.” diyor, Gündüzalp. Biz de bunu tatil mottomuza uyarlıyor ve diyoruz ki: Çalışmak, hareket halinde olmak, faaliyette bulunmak. Bunlardan yorulunca da niye çalıştığını, kâinatı ve kendini tefekkür ederek tatil yapmak… Ne de olsa bunlar maddî hayatımızı devam ettirebilmek için yaptığımız zarurî faaliyetler değil, istediğimiz için severek yaptığımız faaliyetlerdir, değil mi sevgili okur?

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*