Cumhurun Cumhuriyeti

Cumhur, millet-vatandaş demek, halk-toplum demektir. Cumhuriyet ise, seçmen vatandaşların ülkeyi yönetenleri hür ve serbest iradesiyle seçebildikleri rejimin, yahut sistemin adıdır.

Sistemin teknik işleyişi, seçmenin hür iradesiyle yaptığı tercihe göre şekillenir. Bu durum, hemen her yerde öyledir. Birbirinden farklılık gösteren durum ise, rejimin-sistemin can damarı, ruh ve mana yönüdür. Bunları şu örneklerle isimlendirmek, tarif etmek de mümkün: Dindar, laik, demokratik, halk, sosyal, sosyalist ve zümre cumhuriyeti.

“Din-i İslâm” tabiri Anayasadan çıkarıldı

Şimdi, kendi durumumuza, yani yüz yıllık cumhuriyetimizin hâline bakalım.

29 Ekim 1923’te ilân edilen bizdeki cumhuriyet, ilk anayasaya göre bir “İslâm Cumhuriyeti” idi. 1924 Anayasasında “Türkiye Cumhuriyeti Devletinin dini ‘Din-i İslâm’dır” ifadesi yer alıyordu.

20 Nisan’da kabul edilen ve 24 Mayıs’ta yürürlüğe giren Anayasanın 2. Maddesinde yer alan o ifade, 1927’de gayet sinsice ve kurnazca, dahası, âdeta cımbızla çeker gibi Anayasa metninden çıkartılıp atıldı. Bu tarihten sonra, TC Devleti, resmiyette artık “dini olmayan” bir devlete dönüştürülmüş oldu. Bu muamele, henüz 4-5 yıllık ömre sahip olan bir devletin ruh ve mâna yönünü kökten değiştirmek demektir.

Siz şu tuhaf paradoksal hâle bakın ki: Milletin mutlak ekseriyeti Müslüman iken, “Resmî T.C. Devleti” Müslüman olmaktan çıkarıldı; gizliden “Lâ-dinî” yapıldı. 1937’de ise, devlet resmen de “Laik Cumhuriyet”e inkılâp ettirilmiş oldu.

Tuhaf bir Laikliğe geçiş süreci

Bizim cumhuriyetimiz, tâbiri câiz ise, “dindar” ve bir nevî “İslâm Cumhuriyeti” şeklinde ilân edildi. 3 Mart 1924’ten itibaren, bu mâna tamamen kâğıt üstünde kaldı. Zira, o tarihte din adına, İslâm adına ne varsa hayatımızdan çıkarılmaya çalışıldı. Her biri ayrı bir yazı konusu olan “Hilâfet kurumu, medrese sistemi, Şer’iye Vekâleti, kıyafet kanunu, harf inkılâbı, Ezan yasağı” ve sair hususlarda, İslâm dinini hayattan dışlama, tamamen tecrit etme politikası uygulandı.

Cumhuriyetin ilânından 4 yıl sonra (1927), sessiz-sedasız bir şekilde Anayasanın “Din-i İslâm”a dair 2. maddesinin içi boşaltıldı. Bu tarihten itibaren devletin “din” hanesi boş bırakılmakla birlikte, pratikte “Lâ-dinî”, yani “din dışı” manasında ucûbe bir laiklik sistemine geçilmiş oldu. Resmî geçiş ise, on yıl sonra, yani 1937’de gerçekleştirildi.

İdeolojik bir zümre cumhuriyeti

İslâm dininin uygulamada da kaskatı şekilde hayattan dışlandığı özellikle İsmet Paşanın kesintisiz şekilde Başbakanlık yaptığı 1925-37 seneleri arasındaki 12 yıllık dönemde, ülkede büyük katliâmlar yaşandı: Yeni İstiklâl Mahkemeleri ve Şapka İnkılâbı ile başlayıp Laiklik İnkılâbı ve Dersim Fâciasıyla neticelenen dahildeki kanlı çatışmalar, yaklaşık yüz bin vatan evlâdının hayatına mal oldu.

Cumhuriyete bu yönüyle bakıldığında, haktan, hukuktan, demokrasiden uzak bir istibdat rejiminin hayata hâkim kılınmaya çalışıldığı görülmektedir. Cumhuriyette böylesi bir uygulamanın manası, olsa olsa keyfîdir, küfrîdir, cebrîdir. Şayet rejimin ismini koymak gerekirse, buna da Kemalist ideolojiye dayalı bir “Zümre Cumhuriyeti” demek lâzım geliyor. Zira, belli bir kesim, bu asil milletin kanıyla-canıyla kurulmuş olan Cumhuriyeti tam bir “mutlak istibdat” şeklinde uygulamış. Meselâ, büyük acılara sebebiyet veren inkılâpların hiçbiri için referandum yapılması cihetine gidilmemiş. Buna hiç ihtiyaç duyulmamış. Her şey, tam da müstebit bir zümrenin keyfine göre tatbik sahasına konmaya çalışılmış. Oysa, medenî dünyada benzer durumlar için başvurulan bir referandum yöntemi var.

Asr-ı Saadetteki “Dindar Cumhuriyet” modeli

Türkiye, elbette bir “muz cumhuriyeti” değildir. Ama, bilhassa başlangıçta ve hatta 1950’ye kadar gelen ilk 27 yıllık süreçte, ideolojik tarafı gayet ağır basan bir “Zümre Cumhuriyeti” şeklinde tarihin kayıtlarına geçmiş durumda.

Laikliği dinsizlik, Cumhuriyeti ise bir zümre hâkimiyeti tarzında anlayan zihniyetin mensupları, her bir bahane ile cezalandırmaya çalıştıkları Bediüzzaman Said Nursî’nin “Cumhuriyet karşıtı” olduklarını düşünerek, bu meseleyi 1935’te Eskişehir Mahkemesinde sorarlar. Aldıkları cevap, aslında hiç istemedikleri bir cevap olduğu için sümenaltı edilmiştir.

Üstad Bediüzzaman, bu hususu 1944’teki Denizli Mahkemesi safhasında açar, şu izahatı yapar:

“Orada (Eskişehir’de) benden sordular: Cumhuriyet hakkında fikrin nedir?

“Ben de dedim: Eskişehir Mahkeme reisinden başka, daha sizler dünyaya gelmeden, ben dindar bir Cumhuriyetçi olduğumu elinizdeki Tarihçe-i Hayatım ispat eder. Hülâsası şudur ki: O zaman [1890’lar], şimdiki gibi, hâlî bir türbe kubbesinde inzivada idim, bana çorba geliyordu. Ben de tanelerini karıncalara veriyordum, ekmeğimi onun suyu ile yerdim. Benden sordular, ben dedim: Bu karınca ve arı milletleri cumhuriyetçidirler. Cumhuriyetperverliklerine hürmeten taneleri karıncalara veriyorum.

“Sonra dediler: Sen selef-i sâlihîne [önceki salihlere] muhalefet ediyorsun? Cevaben diyordum: Hulefa-i Raşidîn [dört büyük halife] hem halife, hem reis-i cumhur idiler. Fakat manasız isim ve resim değil, belki hakikat-ı adaleti ve hürriyet-i şer’iyeyi taşıyan mana-yı dindar cumhuriyetin reisleri idiler.” (13. Şua)

Bediüzzaman, eserleri ve talebeleri

Bu nakillerden de açıkça anlaşılıyor ki, Üstad Bediüzzaman ve talebeleri, hem Meşrutiyetçi, hem Cumhuriyetçidirler. Üstelik, eserlerindeki izahlarda İslâmın temel kaynaklarından da bunun delillerini sıralayıp ilmen de ispatını yapıyor. Nur Risalelerini okuyanların, bu meselede en ufak bir şüphesi kalmıyor. Nitekim, aradan geçen yüz yıllık geniş zaman diliminde ülkede yaşananlar ve Nur Talebelerinin yaşadıkları, hürriyet, cumhuriyet ve demokrasiye dair söz ve davranışlarındaki uyum ve lekesiz, sâbıkasız vaziyetleri, yukarıdan beri anlattığımız tarihî gerçeğin tartışmasız bir izahı ve ispatı hükmünde olmuştur.

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*