İşte hayatım

Herkese merhabalar çok sevgili Genç Yorum okurları. Malûmunuz, geçtiğimiz ay hem Risale-i Nur hizmeti, hem de neşriyatımız için tüm hayatını vakfetmiş, çok mümtaz bir şahsiyet, Mehmet Kutlular Ağabey Hakk’ın rahmetine kavuştu. Buna binaen bu ay Keçeli’nin Kitaplığında Mehmet Kutlular’ın kendi anlatımıyla “İşte Hayatım” isimli kitabını tanıtıyoruz. Bu kitabı elinize aldığınızda alışageldik bir otobiyografi okuyacağınızı düşünebilirsiniz, ancak bu niyetle okumaya başladığınızda böyle olmadığını göreceksiniz.

Zira bizim bildiğimiz tarzdaki otobiyografilerde yazar kendi hayat hikâyesini okurlara aktarır, ancak bu eserde Kutlular Ağabeyin şahsî hayat öyküsünden çok Nur hizmetinin hatıralarını, Türkiye’nin tek partili dönemden 2000 yılının başlarına kadarki sosyal ve siyasî serüvenini, Yeni Asya ekolünün farkını ve bugünün Türkiye’sini şekillendiren bir takım önemli olayların Nurculuk perspektifinden değerlendirmelerini okuyoruz. Peki, neden bu kitabın ismi yine de “İşte Hayatım” konulmuş. Çünkü Kutlular Ağabeyin hayatı hizmetiydi, hayatını adadığı dâvâsıydı. Dolayısıyla otobiyografisinde de hizmetten başka bir şeyi yazması düşünülemez. Kendi prensip ve ölçülerinden bahsettiği kısımlarda da dersini sadece Risale-i Nur’dan ve Üstadından almış olan Zübeyir Gündüzalp Ağabeyin ölçülerini aktararak fikir dünyasında dahi bu hizmette ne derece fânî olduğunu görüyoruz.

Kitabın birinci bölümünde Kutlular Ağabey bizlere çocukluk ve ilk gençlik yıllarını dolayısıyla tüm hayatını şekillendiren karakter özelliklerinin şekillenişini anlatıyor. Çok küçük yaştan itibaren karakterinde yer eden hak arayışını şu sözlerle ifade ediyor;

“Tavrım daima hakkı korumak ve haklının yanında yer almak şeklinde görünüyordu. Haksızlıklara karşı hiçbir zaman tahammül edemezdim. Tabiî kendi değerlerime göre…” Fıtratındaki bu eğilim nedeniyle, kendi başını derde sokarak, anne ve babasını üzmemek için doğup büyüdüğü Balıkesir’in Gönen kazasından 13-14 yaşlarındayken ayrılıp İstanbul’a, ablasının yanına geliyor. Yine kendi sözleriyle bir diğer karakter özelliği olan cesaretinden şöyle bahsediyor;

“Gençlik heyecanı ile birleşen fıtrî yapım İstanbul’da da başımızın derde girmesine sebep oluyordu. Evet, o yıllarda olumsuz bazı sonuçlar doğursa da, Risale-i Nur’u tanıdıktan sonra, bu yaratılış özelliğim, sanıyorum oldukça işime yaradı. Çünkü Nurculuk tarihi, hâlâ bile öyle, ‘cesaret’ sıfatının en çok ihtiyaç duyulduğu olaylarla örülmüş bir tarih. […] Cesaretiniz daha başta kırılmışsa, fazla yapacak bir şey kalmıyor geriye.”

O yaşlarda fikir dünyasını şekillendiren başlıca unsur ise, bir din adamı olan babasının demokratik mücadele ve cihat konulu sohbetleridir.

Kitabın ikinci kısmında ise Mehmet Kutlular Ağabey askerliği sırasında Risale-i Nurlar ile tanışıyor. Askerlik görevi esnasında karşılaştığı keyfi uygulamalar kendisinde bir uyanışa sebep oluyor ve şöyle bir söz veriyor. “Ya Rabbi! Komünistlik, olsa olsa işte bu tarz bir rejim olur. Sana söz veriyorum hayatımın sonuna kadar bu rejimin, bu memlekete gelmemesi için uğraşacağım.” Risale-i Nurlarla tanıştığındaysa bu sözünü hatırlayarak “Komünizmle mücadele, ancak böyle bir eserle olur” diye düşünerek istikametini çiziyor. Bu doğrultuda terhisle birlikte günde 16 saatini Risaleleri ezberlemeye adıyor, kendi tabiriyle “yutarcasına okuyordu” Bu sırada Üstadı Bediüzzaman Said Nursî’nin rüyasında ona “Kardeşim! Sen Risale-i Nur oku. Korkma, konuş!” demesi de onu kamçılıyordu.

İlerleyen yıllarda Zübeyir Ağabey ile tanışması üzerine hizmetin inceliklerini öğrenmiştir ve bununla birlikte Zübeyir Ağabey’in öncülüğünü ettiği “sahada hizmet”in şekillenmesinde yer almıştır. Bunlardan en önemlisi de neşriyat hizmetidir.

Üçüncü bölüme geldiğimizde Zübeyir Ağabeyin neşriyat hususundaki gayreti üzerine gazete çıkarma girişimleri olduğunu görüyoruz. “Bu gazete bizim için âdeta günlük bir lâhika mektubudur. Sadece Risale-i Nur’un imanî meselelerini okumak, bizim ittihadımızı yeteri kadar temin etmez. Üstadın hayat-ı içtimaiye, hayat-ı siyasiye ve mesleği noktasındaki ölçülerinde de ittifak etmedikçe ve onları Üstada göre anlamadıkça; o ittihat ve ittifakımız tam olmaz. Dolayısıyla bunu da sağlayacak gazetedir.” Bu fikir üzerine gazete çıkarma girişimlerinde bulunuldu. Zübeyir Ağabey’in de sağlığında Yeni Asya vücut buldu. Kendisi her ne kadar talep etmese de bizzat Zübeyir Ağabey tarafından Mehmet Kutlular’a gazete ve yayın hizmetlerini sevk ve idare vazifesi tevdi edildi. Kutlular Ağabey hâlâ gazetemizin künyesinde imtiyaz sahibi olarak yer almaktadır. Neşriyat hizmeti bu şekilde devam ederken bir yandan Ağabeyler arasında birtakım hadiseler vuku buluyordu. Meşveret sistemi bu olaylar yaşanırken şekillenmeye başlamıştı.

Dördüncü bölümde ise tek partili dönemden demokrasiye geçiş sırasında Nurculuk misyonunun rolünü ve daha sonrasında ülkemizde verilen demokrasiyi muhafaza mücadelesindeki kilit pozisyonunu Mehmet Kutlular’ın perspektifinden görüyoruz. Yapılan ihtilâllere karşı cemaatimizin tutumu ve ağabeylerin ihtilâflarının ardından meşveretimizin fizikî olarak cemaat içinde daha umumî bir hâl alması hadisesi gerçekleşiyor.

Nurcular Demokratlar çevresinde toplanırken Millî Nizam Partisi ile başlayan siyasal İslâm akımı, ülkedeki Müslümanları kendi çevresinde toplamaya çalışıyordu. Ve bu siyasî anlayışla beraber İslamî gruplarda radikal tavır ve hareketler boy göstermeye başlamıştı. Nurcular bu radikallikten daima uzak durdular ve hizmetlerini hep müsbet hareket çerçevesinde şekillendirdiler. Bu esnada ağabeyler meşveret eder ve din adına çıkan bu siyasî partilerle alâkalı şu karara varırlar: “Nur Talebeleri böyle bir parti kuramaz. Nur Talebelerinin dışındakiler kurarsa da, oraya gidip, onlara sahip çıkamaz.”

Bu esnada Kutlular Ağabey’in şahsî hayatıyla ilgili gelişmeler de yaşanmıştır. Cemaat içinde bazı ağabeylere iftiralar atılması sonucu, hizmete zarar verebilecek durumların önünün kesilmesi amacıyla Kutlular Ağabey, Nevin Hanım ile evlenmiştir. Bu evlilik, hayatını hizmete adayan Nur Talebelerinin evlenerek yeni hizmet sahaları ortaya çıkarmasının da önünü açmıştır.

Hayatını hizmete adamış, âdeta hizmetle bütünleşmiş olan Mehmet Kutlular’ın kitabın beşinci ve son bölümünde gerek darbeciler gerek istihbarat tarafından cemaatin defaatle tazyik edilmesine karşı, cemaat adına sergilediği tutumunu görüyoruz. Bütün bu hadiselerde Kutlular Ağabey’in gösterdiği duruş bugün savunageldiğimiz anlayışın fiilî temelini oluşturmaktadır. Hiçbir baskıya, hiçbir güce boyun eğmeyen bu irade bize nasıl dava adamı olunacağının dersini vermiş ve âdeta “istikametin gözbebeği” olmuştur.

6 Nisan’da vatan-ı aslîsine yolcu ettiğimiz “Kutlular Ağabeye” Allah ganî ganî rahmet eylesin. Mekânı Cennet olsun…

 

Altını çizdiklerim

“O eseri okuyunca, şunu anladım: Sadece tenkit ederek olumsuz bir tavır takınmak yanlıştı. Doğru olanı yaşayıp, güzeli anlatmak gerekiyordu. Herkesin kendi metodunu benimsemesi, sevmesi kadar normal bir şey olamazdı. Ancak diğer hizmet metodlarını yanlış, zararlı olmakla itham etmek veya onların noksan olduğunu ima edercesine kendi metodunu övmek hatalıydı.”

“Burada bazı adamlar vardı. İhtilâl olursa benim işimi bitireceklerini söylüyorlardı. İşte ihtilâl oldu. Erkek adam varsa çıksın, hadi’ diyerek meydan okudum. Tabiî birbirlerine bakmaktan başka bir şey yapamadılar.”

“Zübeyir Ağabey, ‘Kardeşim ben aklımı, hissimi karıştırmam. Ben tâbiyim. Ben kimim ki yeni bir şey çıkartayım? Üstadım yapmışsa o doğrudur.  Ahirette de benim istinadımdır. […] Ben satırdan anlarım sadırdan değil. Üstad yazmış mı, Üstad yapmış mı? Benim için önemli olan budur.”

“Zübeyir Ağabey siyasî noktalarda bilhassa üst seviyedeki insanlarla çok ilgilenirdi. Siyasîleri, özellikle müsbet olanları uyarmayı ihmal etmezdi. […] Üstad’ın siyasîleri ve siyaseti Kur’ân, vatan ve millet için uyarı görevini o da yürütmekteydi.”

“Zübeyir Ağabey, bir direkti, bir harçtı. O hayatta iken biz çok rahattık. Çünkü o “paratoner” gibiydi. Şimşekleri o üzerine çekiyordu. […] Peygamber Efendimiz (asm) buyuruyor; ‘Ömer yaşadıkça aranızda fitneler olmaz.’ Çünkü o dirayetli, âdil, İslâm’ın meselelerine karşı çok hassas ve çok samimî. İslâm’a ters şeylerin üstüne tereddütsüz gidebilen bir insan. İşte Zübeyir Ağabey de Nur talebeleri için böyle bir şahsiyetti.”

“Yani benim Zübeyir Ağabey’in bu uygulamasından anladığım, siyasî ve sosyal meseleleri doğru değerlendiremeyecek, daha safi kalpli insanların, bu gibi meselelerden çok hizmetin diğer kısımlarında çalıştırılmasının daha doğru bir tercih olacağıydı. Bir çeşit ‘istihdam politikası inceliği’ idi.”

“Bu durum bizi son derece rahatsız ediyordu: Çaresizlik hissinin verdiği rahatsızlık. Diyorduk ki: ‘Lahana yaprağı kadar da olsa kendi gazetemiz olsa Risale-i Nur’un hakikatlerini burada yayınlasak, haykırsak; hem de muarızlarımıza hak ettikleri cevabı verebilsek.’ Tabiî bu müthiş bir arzuydu bizim için.”

“Şimdi, bu hizmetler benim omzumda olmasına rağmen beni İttihad’ın başına getirip koydular. İttihad meselesi varken Yeni Asya çıktı. Onu da yine benim üstüme yaptılar. Zübeyir Ağabey’e bir iki sefer itiraz ettim: ‘Bana niye veriyorsunuz?’ diye. ‘Kardeşim sen karışma, üzerine düşeni yapmaya çalış’ dedi. Burada şu hususun altını, özellikle çizmek istiyorum: Bana tevdi edilen hiçbir görevi ben talep etmedim. İhtilâl yaparak da almadım. Kimseyi de zorlamadım. Verilen vazifelere lâyık olmaya, onun hakkını vermeye çalıştım.”

“Bugün hâlen de, en çok sıkıntı veren şey, siyasî ve sosyal olayların yorumlanmasındaki farklılıklardır. Çünkü bu gibi olaylar yoruma açıktır. Cemaatî bir yapıda böyle konularda birbirinden farklı çok sayıda görüş seslendirilirse, yapıda ister istemez çatlaklar, birlik ve beraberlikte, kardeşlik duygularında, dolayısıyla dayanışmada zafiyet noktaları meydana gelir. Bu da çalışma ve hizmet etme şevkini kırar.”

“1965 seçimlerinin böyle sonuçlanmasında Nur Talebelerinin büyük etkisi olmuştu. Bu durumu, bizzat İnönü kayda geçirmişti. Seçim sonuçları alındıktan sonra şu beyanatı vermişti basına: ‘Beni Nurcular yıktı.’ […] Her Nur Talebesi, Adalet Partisinde toplanılması lâzım geldiğini diğer dindar gruplara devamlı şekilde telkin etmek üzere geceli gündüzlü gayret gösteriyordu.”

“Esas itibarıyla en büyük yanlışlık ‘yüksek İslam siyaseti’ni bilmemek veya tam olarak kavrayamamaktır. İslâmın Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaaat görüşüne zıt bir tarzın içine girmektir. Hâlbuki Üstadın İslâm siyaseti noktasında anlayışı onlardan çok farklıdır ve Üstad bu anlayışının dayanağını, doğrudan Asr-ı Saadet’ten almış, ölçü olarak Asr-ı Saadet’i kabul etmiştir. Bu zihniyet ise ölçü olarak Kur’ân’ın sabit düsturları yerine, değişen dünya şartları içinde cereyan eden uygulamaları alıyorlardı.”

“Ben şuna inandım: Üstadım öyle muazzam, öyle güzel bir hizmet tesis etmiş ki; devlet bu kadar zamandır kendisinde bir şeyler arıyor, ama hiçbir şey bulamıyor. Bizim rahatlığımız da buradandır. Çünkü bizim gizli bir maksadımız yok. Maksadımız, doğrudan doğruya Kur’ân’a, imana hizmet olduğu için Risale-i Nur ve hizmeti içinde devletten gizleyeceğimiz bir meselemiz yoktur.

“Şu ana kadar, dindar Müslüman kimliğini, bizden başka rahatlıkla açıklayan grup yoktur. ‘Ben Nurcuyum’ rahatlığı içinde kimliğini açıklama cesaretini gösterecek başka bir grup olmamıştır. Kanun dışı kabul edildiği için cemiyet, tarikat gibi telâkki ediliyor. Biz ise Nurcu denilmesinden iftihar ederiz. […] Birtakım insanlar böyle bir bedeli ödemek istemedikleri ve dünyevî bir takım maksat ve hedefleri olduğu için bu isimden kaçınıyorlar. Belirli bir yere gelmek istiyor veya kendilerinde farklı bir değer görüyorlar. O zaman, o insan idare ile iyi geçinecektir ve bu sıfattan da uzak duracaktır. Dışarıya karşı, ‘Hayır biz Nurcu değiliz’ diyecek, ama içinden veya kendi aralarında ise, ‘Biz takiyye yapıyoruz’ diyerek avunacaklardır. Böyle bir tutum, Üstadımızın mesleğinde yoktur. Üstadımız her şeyi mertçe ortaya koymuştur. Bana göre de böyle bir tutum mutlaka lâzımdır.”

“Biz kimsenin yanlış yollara gitmesinden zevk duymadık, üzüntü çektik. Her meselenin üzerinde dikkatle durup, araştırıp öyle harekete geçtik. Onun ötesinde o arkadaşın yanlış kanaatini düzeltmek için Üstaddan deliller ortaya koyduk. Bundan netice alamadıysak, sonra tavrımızı koyduk.”

“Şu duyguyu her zaman hasretle yaşadım: Eğer Ağabeylerle beraber olabilseydik, bu hizmetlerimizi beşe, ona katlardık. Bunu her zaman kendilerine de söyledik. ‘Başkalarına gösterdiğiniz bu şefkati, alâkayı bu istikametli hizmet üzerinde gösterseniz, fevkalade hizmetler yaparız” dedik.

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*