Şimdi oku, kabirde okuyamazsın!

“Oku!” “Yaratan Rabbinin adıyla oku!”

Son İlahî kitabın ilk âyeti olan bu cümlenin muhatabı zâhirde Hz. Peygamber ise de, aslında onunla birlikte tüm Müslümanlar ve beşeriyettir. 1400 küsur yıl önce Hira’da yankılanan ve çok derin bir fıtrî hakikati ifade eden bu ses, asırlar boyunca tüm dünyaya dalga dalga yayıldı. Bu emre uydukları dönemlerde Müslüman milletler tarihin sayfalarında parlak izler bıraktılar, uymadıklarında ise zillete düçar oldular.

Bu âyetten de anlıyoruz ki imtihan için bu dünyaya gönderilen insan iman ve ibadetle mükellef olduğu gibi okumakla da yükümlüdür.

Peki, okuma nedir ve insan neyi, nasıl, niçin okuyacaktır?

Okuma lügatlerde “bir yazıyı meydana getiren harf ve işaretlere bakıp bunları seslendirmek veya onlardaki düşünceyi anlamak” şeklinde tarif edilir. Kısaca; “yazılı olan şekillerden, işaretlerden ve sözcüklerden mana çıkarma faaliyeti”dir.

Okuma denilince, kitaplar akla gelir. Kitap denilince de, daha ziyade iki kapak arasındaki sayfalar. Halbuki bu kâinat ve içindeki her bir varlık da birer kitap gibidir. Hem de ne kitap! Bazen bir kelimesinde, bir noktasında koca bir kitabın özetlendiği… Ve her an âdeta yeniden yazılmakta olan… Dolayısıyla varlıklar ve hadiseler de okunmayı beklemektedir.

Bediüzzaman bu hakikati veciz bir şekilde “Bir kitaba benzeyen kâinatın satırlarını düşünerek oku! Çünkü onlar sana mele-i âlâdan gelen birer mektuptur.” (Mesnevî-i Nuriye, Arabî ibarenin meâli) cümleleriyle ifade eder.

İnsan okumasaydı, okuyarak öğrenmeseydi, öğrendiklerini yazma ve okuma yoluyla aktarmasaydı medeniyet bugünkü seviyesine gelemezdi. Demek ki medenîleşmenin yolu da okumaktan geçiyor.

Okumak kendini inşâ faaliyetidir aynı zamanda. Okuduğumuz her bir kitapla, öğrendiğimiz her bir bilgiyle aslında kendimizi inşâ ederiz. Onun için okumak, sabırla ve emek verilerek yapılması gereken bir iştir. Planlı, sistemli ve düzenli bir şekilde faydalı eserleri okuması insana çok şeyler kazandırır. Şems-i Tebrîzî’nin dediği gibi insan “Her gün okumalı. Akşam olunca sabahki aklıyla yatağa girmemelidir.”

Okumanın hedefi anlamak ve öğrenmektir. Okurken düşünmeli, tefekkür etmeli, anlayarak okumaya çalışmalıdır. İlk emri “Oku!” olan bir dinin mensupları olarak şu soruyu kendimize sık sık sormamız gerekiyor: “Ne kadar okuyoruz? Neyi okuyoruz? Okuduklarımızı ne adına okuyoruz, ne kadarını anlıyoruz, ne kadarını hayatımıza aktarabiliyoruz?”

Okumak bir boş zaman faaliyeti ya da hobiden ibaret görülmemeli, bir alışkanlık, bir meleke, bir hayat tarzı haline gelmeli. Bediüzzaman’ın dediği gibi “Kâinat mescid-i kebîrinde Kur’ân kâinatı okuyor, onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım. Hidayetiyle amel edelim. Ve onu vird-i zeban edelim. Evet, söz odur ve ona derler. Hak olup Haktan gelip hak diyen ve hakikati gösteren ve nuranî hikmeti neşreden odur.”

O halde okumak, ‘hikmeti bulmak’la anlamlı. Okumak, insanın kendini bilmesi. “Ey kendini insan bilen insan! Kendini oku. Yoksa hayvan ve câmid hükmünde insan olmak ihtimali var.” (Bediüzzaman)

Ve nihayet, fânî ömür sermayesi ancak okumak ve ilmini arttırmak suretiyle bâkîleşecektir. Onun için biz de Zübeyir Gündüzalp’in dediği gibi diyoruz:

“Şimdi oku, kabirde okuyamazsın!”

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*