Akıl kalbe pusula olmalı

Kalp Muhabbet İle Mükelleftir

Kalbimizin en değerli amellerinden birisi muhabbettir. Kalbimiz muhabbet ile mükelleftir ve muhabbet ile imtihandadır. Muhabbetin zıddı husumettir ve Müslüman’a husumet, yani düşmanlık haramdır.

Kâinatın Sahibi Yüce Allah, “Habîbim” dediği kâinatın Sevgilisinin (asm) nûrunu her şeyden evvel yaratmış; sonra o mukaddes muhabbetin hatırına şu koca kâinatı halk etmiştir. Kâinatı bir ulu çınar ağacına benzetirsek; Habîbullah’ın (asm) nuru, bu çınarın çekirdeği; Habîbullah’ın (asm) kendi mübarek varlığı da, en değerli meyvesi olur.1 Demek muhabbet, şu kâinatın varlığının sebebidir, kâinatın bireyleri arasındaki irtibat ve mânevî bağdır. Varlıkların nurudur ve hayatıdır.2 Onun için Müslüman; melek olsun, insan olsun, hayvan olsun her varlığa bedelsiz, karşılıksız ve sırf Allah rızası için muhabbet duymakla yükümlüdür. Onun için kalbimizde kin ve nefrete yer olmamalıdır. Onun için Müslüman’a düşmanlık yapmak haramdır, kırgınlık haramdır, dargınlık haramdır. Muhabbet ise Allah’ın emridir.

Muhabbetin de diğer duygularımız gibi üç hâlinden söz etmek mümkündür: İfrat hâli (aşırısı), tefrit hâli (yok hâli) ve itidal hali (normal hali). Muhabbetin ifrat halini, “aşk”la tanımlayabiliriz. Nitekim Bedîüzzaman (ra), “aşk, şiddetli bir muhabbettir”3 der. Tefrit hali, kalbin sevgisiz, kin ve nefretle baştanbaşa doldurulmuş olmasıdır. İtidal hâli ise, aklın ve iradenin hâkim olduğu sevgilerdir.

Muhabbetin de İtidali Makbuldür

Hiç şüphesiz muhabbetin her üç hâli için de helâl-haram sınırı söz konusudur. Ancak itidal halinde akıl ve irade tarafından yönlendirilmesi, diğer iki hâle nazaran daha kolaydır. İfrat hâlinde akıl ve irâde genelde muhabbetten geri planda kalmaya mahkûmdur. Bu, dünyevî aşk için de, İlâhî aşk için de böyledir. Meselâ dünyevî aşk ile başı dönmüş bir âşık, sevgilisinin yüzünü güneşten daha parlak görmekle akıldan uzaklaştığı gibi; İlâhî aşkı (aşk-ı hakîkî) yaşayan, meselâ bir Yûnus; “Cennet, Cennet dedikleri; birkaç köşkle, birkaç hûri; / İsteyene ver onları; bana Seni gerek Seni!” diyerek; aslında Cenab-ı Hakkın bin bir Esmâ-i Hüsnâsı ile donatıp güzelleştirdiği Cennet gibi bir ikramını Cenab-ı Hakkın aşkı için hiçe saymakla, yine akıl terazisinden uzaklaşmaktadır.

Çünkü akıl ile düşünürseniz, sevgilinin ikramı reddedilebilir mi? Reddedilirse, sevgili gücenmez mi? Hem; sevgilinin ikramını kabul etmek, sevgiliye ulaşmaya neden engel teşkil etsin? Sonra; sevgilinin ikramı ile sevgili arasında neden bir tercih yapmak zorunda kalalım? İşte bu soruları soran, akıldır. Aşkın câzibe alanına kapılmış bir gönül bunları soramaz. Çünkü bu alanda akıl mahkûmdur; akıl konuşmaz. Burada kalp konuşur, gönül konuşur; akıl susar ve akıl kalbe katlanır.

Fakat ne var ki, İlâhî aşkta hiç olmazsa gönül, Allah için, Allah’tan başka her şeyden geçmekte, maddeyi Allah için terk etmekte; Vedûd İsminin gölgesinde Allah’a yaklaşmakta ve neticede biraz naz ihtiva etse de bu hâl kulluk ile büsbütün çelişmemektedir. Dolayısıyla aklın kontrolünü elden bırakmamak şartıyla İlâhî aşk (aşk-ı hakîkî) hem câizdir; hem de belli derecede feyiz ve kemâlâta sebep olabilir. Aklın kontrolünden çıkarak hatâ yaptığında; Cenab-ı Hak tarafından günahtan ve sorumluluktan muaf da tutulabilir. Çünkü akıl terazisini Allah’a olan aşkından dolayı kaybetmiştir.

Resulullah’ın (asm) Bağlılığı Kulluktan İbaretti

Ancak İlâhî aşka tutulanlar her ne kadar hatadan mazur sayılsalar da, yolları herkese feyiz ve olgunluk vermez. Çünkü en büyük muhabbet sahibi olan Resûl-i Ekrem Efendimizin (asm) Allah’a olan bağlılığı, her şeyden önce kulluktan ibaretti. Şu halde esas olan aşk değil, kulluktur.

Keza Fuzûlî’nin Leylâ ile Mecnûn’unda sergilendiği gibi; dünyevî aşkın, sonunda İlâhî aşka dönüşebilmesi için, yine aklın ve ahlâkın hakem olması şarttır. Zira sevdiği şeyin fânî olduğunu ve bu şiddette sevgiye değmeyeceğini; böyle bir aşk ile, ancak bâkî olan Allah’ın sevilebileceğini neticede akıl ve irade tartacak, değerlendirecek ve kalbi yönlendirecektir.

Şu halde; aklın, ahlâkın ve edebin ön planda olmadığı bir dünyevî aşk insanı sıkıntıya sokar. Eğer dünyevî aşka düşülmüşse; akıl, irâde, ahlâk ve edep mahkûm değil; kalbe ve davranışlara hâkim olmalıdır. Dünyevî aşkı, İlahî aşkın yoluna koymalıdır.

Dipnotlar:
1) Mesnevî-i Nuriye, Y.A.N., s. 130.
2) Sözler, Y.A.N., s. 398.
3) Mektûbat, Y.A.N., s. 45.
Süleyman Kösmene hakkında 8 makale
1963 Mersin Gülnar doğumlu olan Süleyman Kösmene, ilköğrenimini doğduğu köy olan Yarmasu köyünde yaptı. 1981 Mersin İmam-Hatip Lisesi; 1986 Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi mezunu. Milli Eğitimin çeşitli kademelerinde öğretmenlik ve idarecilik yaptı. Yeni Asya Gazetesi Fıkıh Günlüğü köşesinde günlük yazılar yazmakta olan yazarımız, İstanbul’da yayın yapan Bizim Radyo’da ve EuroNur.tv’de programlar yapmaktadır. Evli ve üç çocuk babasıdır.

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*