Yalnızlığın silahı: Uhuvvet, muhabbet, intisab

Yalnızlığa karşı en büyük silahımız inanç olabilir mi?

Kelimeyi ilk duyduğumuzda akla gelen “Bir süredir yalnız yaşıyorum” cümlesindeki manadan biraz farklı olarak yalnızlık; toplumdan dışlanmış ve kopuk hissetmek, içinden bir türlü atamadığın bir boşluk hissi, tutunacak bir yer bulamamak şeklinde tanımlanıyor. İnsanın çevresiyle ve başka insanlarla bağ kuramaması olarak da yorumlayabiliriz. Bu duygunun altında çeşitli psikolojik sebepler olabilir ancak bize “tek başına kalmak”la benzer gelen tarafları; yalnız insanların konuşacak kimsesi olmadığını ya da bir arkadaş grupları olmadığı için insanlarla bağ kuramadıklarını düşünmemiz. Bu fikrin haklı tarafları var, arkadaş ve akran ilişkilerinin yokluğu zaman içinde insanı yalnızlığa sürükleyebiliyor. Ancak önermenin tersi her durumda doğru değil. Kalabalık bir grupta aktif, sürekli sosyal çevreyle iletişim içinde ve meşgul olsalar bile insanlar yalnız hissedebiliyor. Hattâ insanlar belki de en çok, bir anlamı olmadığını bildikleri bir grubun içinde ve o gruba aitmiş gibi davrandıklarında kendilerini yalnız hissediyorlar. Hafta sonu arkadaşları müsait olmadığı için tek başına kalan insan yalnız değil; kimsesi olmadığına inanan, eşyayla ya da başka insanlarla anlamlı bağ kuramayan insan gerçekten yalnız.

O zaman nedir bu yalnızlık? Nereden çıkar? “Bazı insanlar tek yaşadığı halde yalnızlık çekmezken diğerlerini kalabalıklar içinde ümitsizliğe sürükleyen bu yalnızlık nasıl anlaşılır ve nasıl önlenir? İnsanlar evliyken, her gün işe gidip gelirken yalnız hissettiklerini fark etmeden yıllarca yaşayıp, bu hissi birden ve topluca fark ettiklerinde bunalıma sürükleniyor. Kendi yalnızlığının farkında olmayacak kadar kendine yabancı olmak… Modern bir problem.

Halbuki düşüncelerim benimle her yolculuğa gelmeli, kendimden kaçmamalıyım. Enfüsi tefekkürde derine dalmalı, düşüncelerime tamamını anlayamadığım iç dünyama tutulan fenerlermiş gibi davranmalıyım. Bir şeye öylesine inanmalıyım ki, o fikir beni hiç yalnız bırakmamalı. Diğer dostlarım da fikrime dost olmalı. Öyle ya dostumun dostu, dostumdur. Herkesten önce fikrimle dost olmalı, onunla ünsiyet etmeliyim. Kendi düşüncelerimizden kaçmaya çalıştığımızda sürekli başkalarının yanında olma ihtiyacı duyuyor, böylece dışarıyı dinlerken içerden gelen seslere kulak kapatıyoruz.

Bir dava uğruna yaşamış insanların hayatlarına baktığımızda ortak tavırlardan bir tanesi inanç. Diğeriyse ne kadar tek kalırlarsa kalsınlar yalnız olduklarını düşünüp vazgeç-me-mek. Bu durumda yalnızlık inancın yokluğu olarak tanımlanabilir. İnandığı, bağlandığı ve uğruna yaşayacağı bir inancı olmayan insan, yalnız. Bu inanç iman da olabilir, dünyevî bir fikir de. Hepimiz boşluk hissine ve ölüme karşı inançlarımızda birleşiyoruz. Ehl-i dünya ilgimizin dışında kalsın, Üstadımıza bakalım.

Yapayalnız bir adam. Ailesi yok, sevdiklerinden uzakta, kitapları yok, memleketinin manzaraları yok, eski hayatının cıvıltısı yok, öğrencileri yok, henüz ülkede elektrik yok. Yolu dahi olmayan bir köyde sürgün. Tüm bu yalnızlık yetmezmiş gibi yürüyerek dağ başına çıkıyor, aylarca dağlarda kalıyor. Ne için aylarca dağda kalmış diye düşündürüyor. İnsan bir gün toprakta yatabilir, belki beş gün kalabilir ama aylarca, yolcu geçmeyen, insan uğramayan ıssız dağlarda nasıl yaşar? Bu kadar yalnızlık insanı delirtmez mi?

Daha eskiden bir manzara, 1450 yıl önceden… Çölün ortasında yaşayan genç bir adam şehrinden uzaklaşıp bir mağaraya çekiliyor. Üç gün, beş gün, bir ay, ne kadar kaldığını bilmiyoruz. Tekrar tekrar gittiği söyleniyor, 35 yaşından vahye kadar ara sıra Hira’da uzlete çekildiği. Ayın tek lamba olduğu bir dönemde, aslanları, yılanları, akrepleri olan bir çölde, bir insanın ayakta duramayacağı yükseklikte bir mağaraya girip orda kalmasına sebep nedir? Acaba bütün büyük zatların kasten tercih ettiği bu yalnızlık ne faydalara gebeydi ki bu kadar zor bir şeye gönüllü oldular? Bizim buluşacak arkadaş bulamadığımızda yaşadığımız sıkıntı haliyle büyük zatların kasten istedikleri yalnızlık benzer midir?

İlk bakışta insan nev’ine vahyin nasip olma vasıtalarından biri bu yalnızlık gibi görünüyor. Belki de bir inancı olduğunda insanın kendi fikirleriyle baş başa kalması, günahlardan ve nefsin arzularından uzaklaşması, hattâ inziva seviyesinde bir yalnızlık, ruhun bilinmeyen yerlerine pencereler açıyordur. Bütün peygamberlerin çobanlık yapmasındaki hikmet, dağların yüksekliği ve sessizliğinde değişen halet-i ruhiyemiz olabilir mi?

Hakikî iman varsa, insan tek başına kalsa da yalnız değil. İmanın getirdiği nur kâinatı baştan aşağı doldurmuş ve şenlendirmiş. Cenab-ı Hak bir yerde tatmin edemediğimiz anlaşılma ve kabul edilme duygumuza -fiilî ve kavlî duaya devam etmemiz halinde- başka yerde kapılar açabilir…  İman meselesinde vazifemizi yerine getirmeye devam ettikçe biz istemesek ve talep etmesek dahi bize başka gönüllerde yer bulabilir. Bizim gönlümüzü de muhabbete ve intisaba açar. Zaten iman bizatihi bir intisap değil mi? Allah’a intisap eden insan artık en kuvvetli bağı kurduğu için bu kalın bağdan başka bağlar dallanacaktır. Muhabbetten ancak muhabbet çıkar, Cenab-ı Hakk’a muhabbet bizim birbirimize olan muhabbetimize de kaynak oluyor. İmanın intisabı bizi âdeta bir halka, ya da birbirine yaslanarak ayakta duran duvar taşları haline getiriyor. Başka intisap sahipleriyle kardeş olmak, uhuvvet, muhabbet gibi hisler hep imandan çıkıyor ve bizi birbirimize bağlayan nuranî bağları bildikçe, muhabbete sarıldıkça, müfritane irtibata devam ettikçe yalnızlığa karşı silahlanıyoruz. Ehl-i imanın hüznü gibi yalnızlığı da fakdü’l-ahbabdan değil; yani tabiatperestliğin, maddeciliğin verdiği kimsesizlikten değil, belki geçici bir firâkü’l-ahbabdan geliyor.

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*