Kâzıme’den esen rüzgâr

Kaside-i Bürde’den daha önceki bir yazımda da bahsetmiştim.1 Bu isimle şöhret bulmuş iki tane kaside vardı. Ben bugün İmam Busîrî’nin kasidesiyle ilgili yazacağım. İslam âleminde nihayet derecede şöhret bulmuş Peygamberimizle (asm) ilgili bu kaside neden bahsediyor diye ilk birkaç beytinin mealini okudum:

“Selem denilen ağaçların olduğu mevkide bulunan komşuları hatırlamandan mıdır,

Ki gözün siyah ile beyazından akan yaşa kan karıştırdın.

**

Yahut rüzgar mı esti Medine-i Münevvere tarafındaki Kâzıme’den,

Yahut karanlık gecede İzam denilen dağ cihetinde şimşek mi çaktı?

**

İki gözüne ne oldu ki “Ağlamayın!” desen şiddetle ağlar,

Ve kalbine ne oldu ki “İyi ol” desen hayrette kalır.”

Okuduklarım benim için neredeyse hiçbir mana ifade etmedi. Bu kadar meşhur bir şiir böyle mi başlıyordu? Ağaç, komşu, Kâzıme’den esen rüzgâr… Tüm bunların Peygamberimizle (asm) ilgisi neydi ki? Sonra bu şiirin şerhini okudum. Benim “Ne alâka?” dediğim yerlerde belagatin ta kendisini, şiddet-i muhabbetin en güzel ifade edilişini gördüm. Hakikaten insan bilmediği, anlamadığı şeye düşman. Persepolis isimli bir animasyonda geçen şu replik çok düşündürmüştü beni: “Ruslar bizim gibi değil. Onların yürekleri yok. Sevmek nasıl olur bilmiyorlar” Tabiî bağlamından çıkarınca çok bir mana ifade etmeyebilir bu replik ama bunu söyleyen kişi bir İranlıydı. Hakikaten düşününce; İran edebiyatı ya da genel olarak doğu edebiyatındaki sevgi ile batı edebiyatındaki sevgi ne kadar da farklı. Şimdilerde biz doğunun çocukları olduğumuz halde farkında olmadan doğunun sevgi anlayışından uzaklaşmışız sanki. Bu şiiri okuduğumda anlayamamam, anlamadığım için güzelliğini takdir edememem bundan kaynaklanıyor belki de. Zaten şerhi okuduğumda aklıma hemen bu replik ve “Biz sevmeyi bilmiyoruz” düşüncesi gelmişti. Neyse, daha fazla uzatmadan Ankara Valisi Abidin Paşa’nın şerhinden kısaltma ve sadeleştirmelerle birlikte bu üç beytin manasına bakalım.

Birinci beyit:

İçi yanan âşık kendinden geçmişken bir miktar kendine gelip haline bakıp, kanla karışık gözyaşını görünce tecri-i bedi yaparak yani kendini başka bir şahıs yerine koyarak kendisine şöyle sorar: Selem denilen ağaçlarla süslü ve mahbubunun ara sıra dinlendiği yerin yakınında bulunan komşuları hatırladığın için mi gözyaşını kan ile boyadın?

Burada şairin “komşular” kelimesiyle kastettiği kişinin istiare suretiyle Habib-i Zîşan olduğu şüphesizdir. Âşık olunan kişinin komşuya benzetilmesi ise şundandır: Maşuk uzak bir yerde bulunsa her ne kadar âşık onu hatırlayacaksa da onun çehresini ara sıra da olsa göremeyeceğinden zamanla insanlık gereği aşığın aşkı itidal bulur. Yahut maşuk ev içinde bulunursa her gün görmekten göz ülfet peyda eder ve aşk zafiyet kesb eder. Ama maşuk komşu olunca bu iki durumdan da uzak olarak aşığın aşkı sürekli artar. Çoğul kalıp ile komşular denilmesinin sebebi de mahbubun büyüklüğü içindir.

İkinci beyit:

Ey Habib-i Kibriya aşığı, yoksa gözünden kanla karışık gözyaşı akıtmanın sebebi Medine-i Münevvere tarafından kokular saçarak esen rüzgâr mıdır? Ki o rüzgâr, geçmiş günlerin saadetini sana hatırlatarak gözyaşlarını akıttırdı. Ya da mahbubunu hatırlaman rüzgâr gibi birkaç saniye sürebilecek büyük bir sebebe muhtaç olmayıp mahbubunun bulunduğu yere yakın olan dağ taraflarından parıldayan ve anında yok olan şimşek bile senin gözyaşını kanla karışık dökmene yeterli midir? (Düşünsenize, sadece mahbubun bulunduğu taraftan bir rüzgâr esmesi ya da bir şimşek çakması aşığa mahbubunu hatırlatıp kanla karışık gözyaşı dökmesine sebep oluyor. Bu nasıl bir muhabbettir?!)

Üçüncü beyit:

Bu beyit iki şekilde şerh edilebilir. Biri; gözlere “Ağlamayın!” denilirken daha fazla ağladıklarını ve kalbe “İyi ol!” emredildiği halde bilakis hayrette kaldığını gören kimse acayip bir hayrete düşerek bu halin sebebini aşığa sorar. Bu sualiyle aşkın büyüklüğünü ve ulviyetini ve başka bir âleme ait olduğunu arifane ima eder.

Diğeri; âşık kendini tümüyle halsiz ve mecalsiz gördüğünden dolayı aklın gereği olarak gözlerinin ağlamamasını ve kalbinin iyi olmasını, cisim ve manaya tesiratı çok büyük olan bu azalara tembih etmişken şiddet-i aşk tamamıyla hükmünü icra edip çok gözyaşı döktüğünü gören adam der ki: Ömrünü gözyaşı deryasında gark eden hicranzede, aşkı nasıl inkâr ve saklamaya çalışırsın, ki gözlerine “Ağlamayın!” derken o gözler tembihinin aksine rahmet yağmurları gibi olan aşk gözyaşlarını daha ziyade akıtır. Ve kalbe “İyi ol!” emrederken hayrette kalır.

Bu beytin nüktelerine gelince: İlk olarak aşk-ı hakiki akl-ı cüz’iye muhalif olduğundan akıl ne emrederse göz ve gönül aksini yapmıştır. İkinci olarak; Medine-i Münevvere’ye yakın bir dağdan şimşek ve gök gürültüsünün gelmesi yağmur gibi gözyaşının akacağını ve şimşekten sonra yolcunun karanlıkta kalması gibi kalbin hayrete düşeceğine işaret etmesidir. Üçüncüsü; gözlere “Ağlamayınız!” denilmesi aşığın gözlerinin her daim ağladığına işaret etmesidir. Dördüncüsü; gözlere “Ağlamayınız!” emri üzerine gözyaşından dolayı hiçbir şey göremeyen o gözler bir an açılıp mahbubundan başka insan ve eşya görünce daha ziyade iştiyakla gözyaşı akıtmasıdır. Beşincisi; kalp hem aşkın şiddetinden hem de mahbubundan ayrı kalmaktan dolayı hastalanmış iken mahbubu yanında olmadığı halde ona “İyi ol” gibi ham bir tekliften dolayı kalbin hayrette kalmasıdır.

Demek ki neymiş;
2“هر شى معلوماتمزه منحصر دكلدر” Biz bilmesek de hakiki muhabbeti bilenler anlatmış. Anlamadık diye beğenmemezlik yapmayalım, dinleyelim.

Dipnotlar: 
1)  Söz ola giydire hırkayı, Genç Yorum, Temmuz 2019.
2) “Her şey malumatımıza münhasır değildir.” (Sözler, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul-2020, s.443)

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*