Köprülere mana-yı ismiyle mi, mana-yı harfiyle mi bakıyoruz?

Köprülere sadece iki yaka arasındaki ulaşımı sağlayan eser olarak bakmak, ufkumuzu daraltır. Ahşap, taş, beton, çelik gibi malzemelerden yapılan ve ilk örnekleri binlerce yıl geriye giden köprülerin tarih boyunca çok kritik roller oynadığı biliniyor.

Köprüler, edebiyatta, kavuşmanın ve ayrılmanın en temel metaforlarından birini oluşturmuştur. Bunda, insanın ruh ve duygularına derinden dokunmalarının büyük rolü vardır. Köprüler özellikle yazar ve şairlerin daima dikkatini çekmişlerdir. Bu da çok sayıda roman, hikâye, masal ve şiir gibi eserlere konu olmalarına sebep olmuştur.

Tarihî köprüler yapıldıkları dönemin sanat anlayışı, mimarî tarzı ve kullanılan inşaat teknikleri hakkında önemli bilgiler verir.

Tarihî bir köprüye baktığımızda dönemin mimarisini ve teknikteki durumunu gördüğümüz gibi günümüzle de kıyaslama yapabiliriz. Bu kıyas ruh dünyamızda da farklı pencereler açar.

Bilhassa binlerce yıldır işlevini sürdüren ve bugün de aktif olarak hizmet veren köprüler günümüzdeki yapılan köprülerle kıyaslandığında teknik olarak ne kadar geride olduğumuzu da anlarız! Mesela, 385 yılında inşa edilen ve 1636 yıldır hâlen kullanılan dünyanın en eski köprülerinden biri olan Adana’daki taş köprüyü düşünelim. Bugün inşa edilen köprülerin çoğunun 100 yaşını göremeyeceği bilindiğine göre aradaki fark net bir şekilde anlaşılır. Ayrıca bu modern(!) köprülerin, tarihî köprülerle kıyaslanabilecek bir mimarî sanata sahip olmadıklarını da görmemiz gerekir.

Antik dönemden bugüne kadar yapılan köprülere bakıldığında yaptıranların niyetlerini de rahatlıkla görebiliriz. Örneğin günümüze dört sütunundan üçünün ulaştığı Cendere Köprüsü’nü düşünelim. Bânîsi, İmparator Septimius Severus’dür. Bu dört sütunun birini kendi adına, birini eşi ve diğer iki sütunu ise oğulları adına diktirmiştir. Sadece bu örnek bile insanoğlunda hatırlanmak, unutulmamak, iz bırakmak, kendinden sonrakilere mesaj vermek gibi duygu ve düşüncelerin ne denli tesirli olduğunu görmemiz yönünden son derece ibretlidir.

İslâmın hâkim olduğu zamanda inşa edilen köprülerin ise, ince bir sanat anlayışının yanı sıra görkemli ve insana hizmet odaklı bir anlayışı yansıttığını görürüz. Söz gelimi, Artuklular’dan kalma Malabadi Köprüsü, 40.86 metre açıklığındaki sivri ana kemeri ile dünyanın günümüze ulaşan en büyük kemer açıklığına sahip taş kemer köprüsüdür. Ayasofya Camii’nin kubbesini içine alacak kadar büyük olan kemerinin, çeşitli motiflerle bezenmesi yüksek mimarî ve sanat seviyesini de ortaya koyar. Ayrıca, kemerin her iki yanında bulunan, kervan ve yolcular için iki barınak odanın da bulunması, köprünün bânîsinin insanlığa eksiksiz hizmet anlayışını ve Allah’ın (cc) rızasını kazanma niyetini yansıtır.

Günbatımının dünyada en güzel izlenilebildiği yerlerden biri olan Edirne’deki Meriç Köprüsü’nün özellikleri de dikkat çekicidir. Ortasında tümü mermerle yapılmış bir tarih köşkü vardır. Ayakları içindeki boşaltma gözlerinde ejder figürleri, altı köşeli yıldız kabartması ve 12 hayvanlı takvim bulunur.

Köprü kesme taştan olmasına rağmen tarih köşkü ile karşısındaki balkon mermerden yapılmıştır. Dört sütun üzerine kemerle oturan ve aynalı tonozlu üst örtüye sahip olan Seyir Köşkü’nün alınlık kısmı dönemin üslubu olan ampir sanatının süsleme öğeleriyle bezenmiştir. Bunun bir diğer önemli özelliği de aynalı tonoz olan örtüsünün içinin, Osmanlı sanatının Batılılaşma döneminde görülmeye başlanan ve gittikçe yaygınlaşan duvar resimleriyle bezenmiş olmasıdır.

Evet, Meriç Köprüsü bir yandan 12 hayvanlı takvimle Orta Asya’yı hatırlatırken, bir yandan da batıda görülen duvar resimleriyle adeta “Doğu-Batı sentezi” oluşturur.

174 gözü ve 1238 metre ile dünyanın en uzun taş köprüsü olan Edirne’nin Uzunköprü ilçesinde bulunan Ergene Köprüsü ise bir başka Osmanlı şaheseridir. Ecdadın bu kadar uzun bir köprü yapma ihtiyacı merakımızı celp edebilir. O dönemde bölgenin geniş bataklıklarla kaplı olması en önemli nedendir. Ayrıca, Ergene Nehri’nin yağışlı zamanlarda taşkınlara yol açmasıyla gözler oldukça yüksek tutulmuş, köprünün yıkılmasını önlemek için de bu gözlere yedi adet tahliye deliği eklenmiştir. Aslan, fil, kartal, lale ve çeşitli geometrik kabartma motifleriyle süslenerek sanat değeri yüksek bir eser vücuda getirilmiştir.

Günümüzde bazı tarihî köprüler çeşitli sebeplerden dolayı (nehir ve ticaret yolunun değişmesi gibi) atıl durumdadır. Aslında bu köprüler de her canlı gibi her eserin de bir ömrü olduğunu, gençlik çağından sonra yaşlılığın ve nihayetinde ölümün geldiğini düşünmemiz gerektiğini hatırlatmıyor mu?

Bu tahattur ister istemez Sırat köprüsünden geçişi tefekkür ettiriyor. Bir muhasebe, silkinme ve kendimize gelme vesilesi oluyor. Dolayısıyla gezilerimizde rastladığımız köprülerin sanatına, mimarisine, tarihine dikkat ederken ölümü, hesap gününü ve Sırat köprüsünü de hatırlamış oluyoruz. Bu ise, ahiretimize faydalı olacak pencerelerin sonsuzluğa açılmasına zemin hazırlayacaktır vesselâm…

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*