Fatih Mahkemesi’nde kendimi yargılarken

Gülfem Hatun Sokak’ı arıyoruz.

Fatih’in hesaba çekildiği mahkeme imiş. Pazar günleri lafın kucağa düştüğü sohbetler oluyormuş meğer.

Bir delikanlıya soruyorum. Tarif ediyor. Ayaküstü bilgi de veriyorum. Fatih’in o mahkemede sorgu suale çekildiğini söylüyorum; şaşırıyor.

***

Kolay değil; Fatih’i sanık/maznun sandalyesine oturtuyorsunuz. Ama dün öyleymişiz; bugün böyleyiz.

Neyleyiz yani?

Kanun önünde eşit değiliz, demeye getiriyorum. Değiliz işte!

***

Doğru oturup doğru konuşalım; hop oturup hop kalkmayalım.

Anlayalım artık; anlamazlıktan geldiklerimizi yıllardır. Yıldırdıklarımızdan, sindirdiklerimizden özürler dileyelim. “Adam adama yük değil; mahkeme kadıya mülk değil.” atasözünü gözümüzün göreceği, gönlümüzün ereceği yerlere asalım.

***

Yanlış bir iş yapmış Fatih ve İbsilanti Mimar’ın kolunu kestirmiş. Adam da gitmiş kadıya. Çağırmışlar İstanbul fatihini.  Oyun değil bu; gerçek.

Padişah, mahkemede “özel” bir yere geçecek olmuş. Olur mu öyle şey! Kadı derhal müdahele etmiş: “Bu tarafa, bu tarafa!” Geçmiş o da gösterilen yere. İsterse geçmesin! “Ülke benden sorulur!” dememiş. “Kuvvet haktadır”a inanmış.

Onun için kuvvetli olmuş ya…

İstanbul’u almış ya…

Başka bir İstanbul olsa oraya da yürürdü; kim bilir!

***

İşte bir erguvan renkli İstanbul gününde oradaydık. Nisan’a ayrı bir b/ayılırım ben. Bir uçmadığım kalır. Çarçabuk eriklerden sonra bu erguvanlar yok mu… Bahar “tavan” yapar ya… Ne yana dönsem Nisan. İnsanın bahar gibi açtığı, buhar olup uçtuğu demler… Bu baharlar böyle ne yapıyor beni! Her taze dal ümitten ellerini uzatıyor bana: “Dinle beni!” diyor. “Ne de çok konuşuyorsun öyle; konuştukça uzaklaşıyorsun kendinden.”

Ayların içinden geçiyorsun da  mesela, “Nisanca” hallerin olmuyor. “Nisanca” konuşmuyorsun mesela. Mesela bahar bir dilin yok gibi. “Alıştığın gibi…” girip çıkıyorsun aylardan aylara, yıllardan yıllara hattâ…

Olmuyor ama  olmuyor işte!

***

Dünyanı da “tercüme” etmeden gidiyorsun. Elinden tutmuyorsun çocuk papatyaların. Hangi yüzü sana göre dünyanın hangi yüzü “yüzsüz?”

***

O mahkemede o Nisan gününde kendi kendimizi yargıladık. Hesaba çekilmeden, sırattan önceki  hesabımızı biraz olsun “görelim” dedik.

Ne yalan söyleyeyim benim hoşuma gitti hesaplaşma!

Fatih Mahkemesinde yüzyıllar sonra kendimi yargıladım; yadırgadım!

Dinleyenler de kendilerini “dinliyordu” aslına bakarsanız, gözlerinin içine bakarsanız.

İnsan ve âlem ve sorular gel-gitinde karar okunurkenki sükûnet vardı.

Dünya ve Esma-i Hüsna…

Dünya ve tarla…

Dünya ve oyun…

Okumak işimizin başındaydı. Okumak yani çağırmak, dokunmak, hissetmek, tefekkür etmek, bakmak, görmek, duymak, duygulanmak, akıllanmak, farkında olmak, -mak, -mak, -mak…

Yani çiçeği “çiçekçiden” koparmamak; çiçeği çiçekçiyle beraber düşünmek… Böylece soldurmamak çiçekleri; sadece “çiçek” diye bakıp çiçeğe; çiçeğe zulmetmemek…

İşte papatya… İşte erguvan… İşte gül… İşte, işte de… Kaç dille konuşur mesela şu tepedeki bir küme gelincik çiçeği…

***

Ve “İsimsiz her şey hiçtir.” diye okumuştum.

***

İşimiz, “isimleri öğrenmek”le başlıyor. O halde tanışalım ey Yıldız Kardeş! Ver elini Gül Kardeş! Zaten kardeş olduğumuzu unuttuğumuzdan geldi bu başımıza gelenler. Daha da gelmeden başımıza, patlayan dağların dumanı, çağıralım Yunusça:

“Dağlar ile taşlar ile…

Seherlerde kuşlar ile…”

***

Sonra adımızın misafirliği… Misafirin yolunu düşünüyor olması… At; elinde, avcunda, sırtında ne yükün varsa… Bizi “böyle” almazlar. Bir yere gidemezsin; adının soyadının “âciz/fakir” olduğunu unutarak…

***

Ve oyun yüzü dünyanın…

Kocaman bir çarpı ile çarpmak bu kapıyı. Kim çağırıyorsa hisleri iptal eden; insanı aptal eden nelere…

***

Sonra ene… Sonra tabiat… Enfüsî ve afakî yolculuk…

Azıcık çıktık bu yolculuğa… Sonrası  kısmet…

***

Sonra hep bir teşekkürlü tebessüm gözlerimizde, dudaklarımızda, yüzümüzde…

***

Bu âlemde her şeyin olması gerektiği gibi olduğu…

***

Sultan’ın sonsuz büyüklüğü…

***

Bir satırbaşıydı belki de bu mahkeme.. Kelimelerle/kendimizle yüzleşmeliydik. Kaç kelimeydi aynamız?

***

Ve kelimelerin elinden tutup bütün mevsimlerde yolculuğa çıkmak…

Siz mukim misiniz yoksa… Bu son vapur da…

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*