Aile, eğitim ve kul hakkı

Eğitim, en genel tanımıyla bireyleri topluma kazandırabilecek bilgi ve beceriyi sağlamaktır. Bu bağlamda eğitimin asıl maksadı bireylerin olumlu özelliklerini geliştirip, olumsuz davranışlarını törpüleyerek âdeta heykeltıraş edasıyla onları işlemek ve her insanın içindeki “en iyi”yi ortaya çıkarmaktır. Bunun koşulu ise insanların kendi hak ve özgürlüklerinin sınırlarının doğru çizilmesi ve her insanın kendi cevherini ortaya çıkaracak bir ortam sağlayabilmesidir. Kendini bilen kâinatı bilir, kâinatı bilen Rabbini bilir. Eğitimle, insandan Rabbisine bir yol açılır; hem de topluma bir katkı sağlanır. Üstad Hazretlerinin “Muhâkemât” adlı eserinde izah ettiği üzere; beşerin mahiyetine ekilen fıtrî istidatlar, meyillerle neşv ü nemâ bulur. Böylece beşer, taksimü’l-a’mâl kaidesiyle topluma katkı sağlayacak bir yer edinebilir ve toplumda farklılıkların zenginliğe dönüşmesi gerçekleşmiş olur. Üstad “Zira seleflerimiz [öncekiler, atalarımız] taksimü’l-a’mâlin ameliyle cinân-ı ulûma [ilimler cenneti] dâhil olmuşlardır” der.1

Eğitim denildiğinde ilk akla gelen okullar olsa da her aile, kendi kültür ve misyonuyla eğitimin başladığı ilk yerdir. Ailede verilebilecek en mühim eğitim manevî eğitimdir. Akademik eğitimin zamanla telafisi olabilirken; manevî eğitimin telafisi çok zordur. Üstad Hazretleri bu konuyu Emirdağ Lahikası’nda; “Risale-i Nur’un fıtraten ve zamanın vaziyetine göre talebesi olacak, başta, mâsum çocuklardır. Çünkü bir çocuk, küçüklüğünde kuvvetli bir ders-i imanî alamazsa, sonra pek zor ve müşkül bir tarzda İslâmiyet ve imanın erkânlarını ruhuna alabilir. Âdetâ gayr-ı müslim birisinin İslâmiyeti kabul etmek derecesinde zor oluyor, yabanî düşer. Bilhassa, peder ve validesini dindar görmezse ve yalnız dünyevî fenlerle zihni terbiye olsa, daha ziyade yabanilik verir. O halde o çocuk, dünyada peder ve validesine hürmet yerinde istiskal edip çabuk ölmelerini arzu ile onlara bir nevi belâ olur. Âhirette de onlara şefaatçi değil, belki dâvâcı olur: ‘Neden imanımı terbiye-i İslâmiye ile kurtarmadınız?’” şeklinde ifade eder.

Manevî eğitimde annenin bekârlık yıllarındaki iffetinden başlayarak, hamilelik ve çocuk eğitimine kadar her türlü durumlar çocuğa tesir eder. Çocuk doğduktan sonra özellikle 6 yaşına kadar olan süreçte en çok anneyle vakit geçirir. Bu yüzden annenin davranışları söylediklerinden daha etkilidir. Çocuğun dünyasında ise doğru ya da yanlış ayırt etmeksizin işine yarayan her türlü davranış alışkanlık hâline gelir. Âdeta annenin çocuğa kazandırdıkları -müsbet yahut menfî olsun- tohum hükmüne geçer ve beslendiği müddetçe hayatında meyvelerini verir. Her insan İslâm fıtratı üzere doğduğu için; yalan söylemek, hırsızlık yapmak, iftira atmak, dedikodu yapmak gibi kul hakkına sebebiyet veren hiçbir menfî davranış, doğuştan gelmez. Ne yazık ki tüm bunlar yanlış eğitim sonucunda öğrenilmiş davranışlardır.

Annenin yanı sıra ailede babanın çocuğu himaye ve muhafaza etmesi, çocuğa merhametli ve hürmetkâr olması, çocuğun maddî-manevî ihtiyaçlarını karşılaması çocukta baba profilinin doğru şekillenmesi açısından çok önemlidir. Çocuğun fıtratını görmezden gelen baskıcı, zorba bir baba profili, çocuğun savunma mekanizmasını devreye sokar ve aile dışındaki sosyal yaşamında da otoriteye karşı gelmesine sebep olur. Dolayısıyla babanın sorumluluğu en az anne kadar önemli olup, âdeta tamamlayıcı görevi üstlenmektedir. Ailede anne ve babanın rolleri dışında, şahsî hayatları da çocuk üzerinde etkilidir. Buna en güzel bir örnek “Dedenin yediği koruktan torunun dişi sızlar” şeklinde darb-ı mesel hâline gelmiş sözdür.

Atalarımızdan gelen kalıtımsal bilgi ve DNA aktarımının yanında manevî aktarımlar da vardır. Öyleyse insan ilk önce kendi nefsinden, daha sonra dar daireden başlamak kaydıyla üstlendiği rollerden sorumludur. Ebeveynler ilk önce kendi davranışlarıyla örnek olmalı, daha sonra çocuğun fıtratına uygun davranmalıdır. Unutulmamalıdır ki, Cenab-ı Hak her insanı ayrı bir fıtratta yaratmıştır. Aynı anne babadan Hz. Ömer fıtratında bir çocuk, sonrasında Hz. Osman fıtratında bir çocuk dünyaya gelebilir. Çocuğa fıtratına ters bir anlayışla yaklaşmak ya da onu başkalarıyla kıyaslamak, onun içindeki cevheri görmezden gelerek onun hakkına girmektir. Muhtemeldir ki çocuğun içindeki cevheri söndürmeye sebeptir.

Ailede babanın tamamlayıcılığı nasılsa; okulların da aile üzerindeki tamamlayıcılığı benzerdir. Okul ve öğretmen pek çok çocuk için ikinci bir şanstır. Öğrenciler zamanlarının büyük bir kısmını okulda geçirmektedirler. Bu nedenle öğrencilerin okula yönelik tutumlarının genel yaşam kaliteleri üzerinde önemli etkileri vardır. Hem bireysel hem toplumsal değişimi ve dönüşümü sağlayan okulların etkisi yadsınamayacak kadar büyüktür. Okul, bireyleri topluma kazandıran bir fabrika gibidir. Aynı zamanda sosyolojik açıdan okul, toplumun mevcut kültürünü yeni nesillere aktarır, toplumun farklı kesimlerinden gelen öğrenciler arasında kültürel bütünleşmeyi sağlar, kültürü yeniden üretir. Kültürel değişme ve yenilenmeyi sağlar. Dolayısıyla eğitim eliyle tahrip edilen değerler, yine eğitim yoluyla geri kazanılabilir.

Okulların öğrenciler üzerinde müsbet davranış değişikliği oluşturması ise, öğrencilerin okul doyumu ile doğru orantılıdır. 1998 yılında Finlandiya, Letonya, Norveç ve Slovakya’da öğrenimine devam eden öğrenciler (11, 13 ve 15 yaş grubu öğrencileri) üzerinde yapılan çalışmada, okul doyumunun en önemli işaretlerinin öğrencilerin kendilerine âdil davranıldığını hissetmeleri, öğretmenlerin destekleyici olduğuna inanmaları ve öğrencilerin kendilerini güvende hissetmeleri olduğu saptanmıştır.2 Buradan anlaşıldığı üzere öğrencilerin temel hak ve hürriyet alanlarının başka öğrencilerle birlikte adaletli bir şekilde sınırlarının çizilmesi, hem öğrencilerdeki istidatları inkişaf ettirecek hem de sosyal ortamda bireysel farklılıkların kabulünü sağlayarak farklılıkların çatışmaya değil, zenginliğe dönüşümü sağlanabilecektir.

Netice olarak toplumda hak, hukuk, adalet, demokrasi ve hürriyet gibi kavramlarda sancılar yaşadığımız bu dönemde, müsbet bir dönüşüm sağlayabilmemiz için, en dar daire olan kalp ve mide dairesinden başlayarak bu kavramları doğru anlamalı ve yaşamalıyız. Mide dairesinde ailede haram lokma yememeli, yedirmemeliyiz. Sonrasında bu değerleri yaşatmalı, okullarda da desteklemeliyiz. Bunun için okul yöneticileri, okul idarecileri ve öğretmenlere de büyük iş düşmektedir. Daha geniş daire olan yönetimde ise eğitimde her türlü ayrımcılığın önlenmesi adına yasal düzenlemeler yapılmalıdır. Müfredata sosyal adalet kavramlarını öğretecek öğretim materyalleri ya da dersler eklenmelidir. Böylelikle inşaallah fert fert tabandan başlayan dönüşüm, toplumu da yükseltecektir ve tahrip edilen değerler tamir olunacaktır. Yazımıza Behlül Dânâ’nın bir kıssasıyla son verelim:

“Behlül Dânâ, gidip gelip yıkılmak üzere olan bir duvara bakıyordu. Bir gün duvar çöküverdi. Behlül çok sevindi. Buna bir anlam veremeyip sebebini soranlara şu güzel cevabı verdi; ‘Duvar meyilli olduğu tarafa yıkıldı. Madem ki dünyadaki her şey meylettiği tarafa yıkılıyor, benim de meylim Hakk’a doğrudur. Yaşadığım gibi ölürüm…’”

Cenab-ı hak bizleri sırat-ı müstakimden ve Hak’tan ayırmasın, âmin…

Dipnotlar:
1) Muhakemat, Altıncı Mukaddeme, s. 41.
2) Tıklayınız.

2 Yorum

  1. Sade ve anlaşılır bil dille yazılmış güzel bir yazı 👌kalemine sağlık 👏ilmin ile amil olasın genç kardeşim yeni nesil gençlere örnek teşkil olasın😊

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*