Lezzet

“Dedi, nedir bu hayatta lezzet. Dedi cahiller için yemek ve şehvet, âkiller içinse seyr-ü bedayi” (Amak-ı Hayalde Filibeli Ahmet Hilmi Efendi)

Bediüzzaman lezzet alma ile ilgili zamana ait şöyle bir eleştiri ortaya koyuyor: “Fakat bu fırtınalı zamanın hissi ibtal eden ve beşerin nazarını âfâka dağıtan ve boğan cereyanlar, ibtal-i his nev’inden bir sersemlik vermiş ki; ehl-i dalalet manevî azabını muvakkaten tam hissedemiyor. Ehl-i hidayete dahi gaflet basıyor, hakikî lezzetini takdir edemiyor.” (Hutbe-i Şamiye)

Hislerin iptali, mâneviyat eksikliği, lezzet mekanizmasını bozan, hatta yok eden bir neticeyi ortaya çıkarıyor. Bediüzzaman için bu zamanın büyük bir sorunu, bu zevksizlik ve lezzetsizliktir.

Zevk ve lezzetin bir sebebi olarak; görmek ve bilmek. Lezzet mekanizması nimetin kaynağına olan bağlar ile kurulabilir. Bunu Üstad şöyle açıklıyor:

“Şükürde bir zahmet yoktur. Bilakis nimetin lezzetini arttırır. Çünki şükür, nimette in’amı görmek demektir. İn’amı görmek, nimetin zevalinden hasıl olan elemi def’eder. Zira nimet zâil olduğunda, Mün’im-i Hakikî onun yerini boş bırakmaz, misliyle doldurur ve teceddüdünden lezzet alırsın.” (Mesnevî-i Nuriye)

Bunun en ideal alanı Cennet olduğundan, en büyük lezzet yurdu Cennettedir. Bunun şüphesiz dünya yüzünde de izdüşümü bulunacaktır. Nitekim, Resûl-i Ekrem (asm) buyurdu: “Allah’tan, afiyet istenmesinden daha çok hoşuna giden bir şey istenmemiştir.” (Tirmizî, Deavat, 84)

Lezzetin en önemli bir unsuru tabiî ki, rızıktır. Bilmek ve görmek rızk üzerinedir.

“Rızk, hayat kadar kudret nazarında ehemmiyetlidir. Kudret çıkarıyor, kader giydiriyor, inayet besliyor. Hayat muhassal-ı mazbuttur, görünür. Rızk gayr-ı muhassal, tedricî münteşirdir, düşündürür.”

Bediüzzaman geçici lezzetleri yalancı lezzet kabul ediyor ve israf ile birleştiriyor.

“Bir lokma kırk paraya, diğer bir lokma on kuruşa… Ağıza girmeden ve boğazdan geçtikten sonra birdirler. Yalnız birkaç sâniye ağızda bir fark var. Müfettiş ve kapıcı olan kuvve-i zaikayı taltif ve memnun etmek için birden ona gitmek, israfın en sefihidir.”

Bu tür lezzetlerin karşısındaki gerekli tavrı Üstad şöylece özetliyor: “Lezaiz çağırdıkça, sanki yedim demeli. Sanki yedimi düstur yapan; ‘Sanki yedim’ namındaki bir mescidi yiyebilirdi, yemedi.”

Bunun şüphesiz insan olmak, Müslüman olmakla ilgisi tek başına anlamlıdır. Çünkü: “Eskiden ekser İslâm aç değildi, tereffühe ihtiyar vardı. Şimdi açtır, telezzüze ihtiyar yoktur.”

Lezzetin geçici olanı yerine kalıcı olanı, acı ve üzüntünün ise kalıcı olanı yerine geçici olanı tercih edilmeli.

“Muvakkat lezzetten ziyade, muvakkat eleme tebessüm etmeli; hoş geldin demeli. Geçmiş lezaiz, ah vah dedirtir. ‘Ah!’ müstetir bir elemin tercümanıdır. Geçmiş âlâm, ‘Oh!’ dedirtir. O ‘Oh’ muzmer bir lezzet ve nimetin muhbiridir.” (Hutbe-i Şamiye)

Oyalanma, geçici lezzetin bir tüketim biçimi olarak görülebilir. İnsanlar lezzet almayı bir oyalanma sürecinde anlamsız bir hale dönüştürebilir. Eğlence ile ilgili Pascal Düşünceler’inde bunu insanlara karşı kullanır: “Ya bir topun ya da bir tavşanın peşinde koşturur insanlar. Kralların bile eğlencesi bu.”

Bediüzzaman’ın benzer eleştirisi aynı zamanda denge kuracak ölçüyü de belirliyor:

“Evet beşer, hakikata muhtaç olduğu gibi, bazı keyifli hevesata da ihtiyacı var. Fakat bu keyifli hevesat, beşte birisi olmalı. Yoksa havanın sırr-ı hikmetine münafî olur. Hem beşerin tenbelliğine ve sefahetine ve lüzumlu vazifelerinin noksan bırakılmasına sebebiyet verip beşere büyük bir nimet iken, büyük bir nıkmet olur. Beşere lâzım olan sa’ye şevki kırar.” (Emirdağ 2)

Hazcılık, hedonizm hayatta sadece mutluluk peşinde koşmak bunu da haz almak için yapmak demektir. Her şey haz almak için nasıl yapılır?

Bediüzzaman “efendi itle oynuyor” diye tarif ettiği zevksizlik ve lezzet almamanın getirdiği yanlış yolları gösteriyor. Bu zamanın büyük bir şehr-i insanını anlatıyor:

“Ben büyük bir şehre giriyorum. Baktım ki, o şehirde büyük saraylar var. Bazı sarayların kapısına bakıyorum, gayet şenlik, parlak bir tiyatro gibi nazar-ı dikkati celbeder, herkesi eğlendirir bir cazibedarlık vardı. Dikkat ettim ki, o sarayın efendisi kapıya gelmiş, it ile oynuyor ve oynamasına yardım ediyor. Hanımlar, yabani gençlerle tatlı sohbetler ediyorlar. Yetişmiş kızlar dahi, çocukların oynamasını tanzim ediyorlar. Kapıcı da onlara kumandanlık eder gibi bir aktör tavrını almış. O vakit anladım ki, o koca sarayın içerisi bomboş. Hep nazik vazifeler muattal kalmış. Ahlâkları sukut etmiş ki, kapıda bu sureti almışlardır.”

Şüphesiz zamanın başka büyük şehr-i insanı da vardır ve olmalıdır. Bediüzzaman zevk ve lezzeti asıl ve hakikî olarak da bu şehir üzerinden tarif ediyor:

“Sonra geçtim, bir büyük saraya daha rast geldim. Gördüm ki; kapıda uzanmış vefadar bir it ve kaba, sert, sâkin bir kapıcı ve sönük bir vaziyet vardı. Merak ettim. Ne için o öyle? Bu böyle? İçeriye girdim. Baktım ki, içerisi çok şenlik… Daire daire üstünde, ayrı ayrı nazik vazifeler ile saray ehli meşguldürler. Birinci dairedeki adamlar sarayın idaresini, tedbirini görüyorlar. Üstündeki dairede kızlar, çocuklar ders okuyorlar. Daha üstünde hanımlar, gayet latîf san’atlar, güzel nakışlarla iştigal ediyorlar. En yukarıda efendi, padişahla muhabere edip halkın istirahatını temin için ve kendi kemalâtı ve terakkiyatı için kendine has ve ulvî vazifeler ile iştigal ediyor gördüm. Ben onlara görünmediğim için, ‘Yasak’ demediler, gezebildim. Sonra çıktım, baktım. O şehrin her tarafında bu iki kısım saraylar var. Sordum dediler: ‘O kapısı şenlik ve içi boş saraylar, kâfirlerin ileri gelenlerinindir ve ehl-i dalaletindir. Diğerleri, namuslu müslüman büyüklerinindir.'”

Bediüzzaman iki şehri şöyle tabir ediyor: “İşte o şehir ise, hayat-ı içtimaiye-i beşeriye ve medine-i medeniyet-i insaniyedir. O sarayların herbirisi, birer insandır. O saray ehli ise; insandaki göz, kulak, kalb, sır, ruh, akıl gibi letaif ve nefs ve heva ve kuvve-i şeheviye ve kuvve-i gazabiye gibi şeylerdir. Herbir insanda her bir latîfenin ayrı ayrı vazife-i ubudiyetleri var. Ayrı ayrı lezzetleri, elemleri var. Nefis ve heva, kuvve-i şeheviye ve gazabiye, bir kapıcı ve it hükmündedirler. İşte o yüksek letaifi, nefis ve hevaya musahhar etmek ve vazife-i asliyelerini unutturmak, elbette sukuttur, terakki değildir. Sair cihetleri sen tabir edebilirsin.” (Sözler)

Bediüzzaman en büyük insanlık meselesi olan bitmeyecek bir lezzet-i ruhânî yani saadet-i ebediye duasını kâinat sanatı üzerinden güzellik ve çirkinlik kavramlarıyla açıklıyor, ortaya koyuyor. İmanı sanatla bağlıyor… Çünkü hayatın ve hareketin çok âlî bir lezzet alma muradını gösterdiğini bilmek gerekir: Lezzet-i Mukaddese denilen İlâhî lezzet. Bu ne demektir? Şöyle açıklıyor Üstad:

“Faaliyetin herbir nev’i, cüz’î olsun küllî olsun, bir lezzeti netice vermesi sırrıyla; -tabirde hata olmasın- Zât-ı Hayy-ı Kayyum’da bulunan bir aşk-ı lahutînin ve bir muhabbet-i kud­siyenin ve bir lezzet-i mukaddesenin şuunatı, hadsiz faaliyetle ve nihayetsiz hallakıyetle kâinatı mütemadiyen tazelendirip çalkalandırdığını…” (Lem’alar)

İmam-ı Gazalî’nin “eşya, mümkün olan en güzel şeklinde yaratılmıştır” hükmünü açarak; İlâhî lezzete ulaşacak yükseliş için eşyanın tanzim edildiğini Bediüzzaman da vurguluyor: “Ve keza görüyoruz ki: Sâni’-i Sermedî, Sultan-ı Ebedî, şu inhidama meyyal menzillerde ve zevale mahkûm meydanlarda öyle bir hikmet-i bahirenin ve bir inayet-i zahirenin ve bir adalet-i âliyenin ve bir merhamet-i câmianın âsârını izhar ediyor ki, kalbi paslanmamış, gözü kör olmamış bir insan, aynelyakîn ile anlar ki, o hikmetten daha ekmel bir hikmet olamaz. Ve o âsârı görünen inayetten daha ecmel bir inayet kabil değil. Ve emaratı görünen adaletten daha ecell bir adalet yoktur. Ve o semeratı görünen merhametten daha eşmel bir merhamet tasavvur edilemez.” (Mesnevî-i Nuriye)

Bediüzzaman insanda İlâhî olanla kula mahsus olan arasındaki doğru ilişkilerin lezzetin asıl ve kaynağı olduğunu biliyor:

“Bakınız, insan âleminde iki daire ve iki levha vardır:

Birinci daire: Rububiyet dairesidir.

İkinci daire: Ubudiyet dairesidir.

Birinci levha: Hüsn-ü sanattır.

İkinci levha ise: Tefekkür ve istihsandır. Bu iki daire ile iki levha arasındaki münasebete bakınız ki: Ubudiyet dairesi bütün kuvvetiyle rububiyet dairesi hesabına çalışıyor. Tefekkür, teşekkür, istihsan levhası da bütün işaretleriyle hüsn-ü san’at ve nimet levhasına bakıyor.” (Mesnevî-i Nuriye)

Gölgeler asılları temsil edebilir. Bediüzzaman’ın bu iki dairedeki mükemmel ilişkiyi ancak Peygamber Efendimiz (asm) üzerinden kurulabileceği hükmünü de not etmek gerekir: “Demek nasıl ki o zâtın risaleti, şu dâr-ı imtihanın açılmasına sebebiyet verdi, ‘Levlâke levlâke lemâ halaktü’l-eflâke’ sırrına mazhar oldu; onun gibi, ubudiyeti dahi öteki dâr-ı saadetin açılmasına sebebiyet verdi.” (Mesnevî-i Nuriye)

Aklın nuru belli yere kadar getirir, sonrası için sürekli temizliğe, zihnin yenilenmesine, kirlerinden kurtarılmasına ihtiyaç duyar. Her şey gibi zihin de çalıştıkça kirlenir ve aşınır. Bunun içinde iman da aşınır ve kirlenir. İmanın tecdidi zihinlerin temizlenmesiyle birlikte olur. İmanın tecdidi zihnin temizlenmesine bağlıdır. Buradan lezzet-i mukaddeseye seyir için pencereler açılabilir. Yoksa nefis, lezzet için haz bataklığında doğan her güneşçiği kendine rab edinmek durumunda kalır.

Sâdettin Ökten, bunun için bir tespit ile küçük bir öneride bulunuyor: “Modernitenin getirdiği haz bir mutluluk getirmiyor. Evet, bir anlığına tatmin ediyor, konfor getiriyor, üstün hissettiriyor. Ama bu zalim bir üstünlük, mutluluk getirmiyor. Bu üstünlüğü Batı çok kullandı, hâlâ da kullanıyor. Batının elit kişileri de bunu gördüler ve basitliği, sadeliği tercih ediyorlar. İşte o sade hayat boşluk kabul etmez. O boşluğu kimisi bilimle, matematikle, felsefeyle kimisi de mistizmle doldurmaya çalışır. Olay budur, kendi hayatımda ben de bunu denedim. Çok basit bir şey: Mesela şiirden zevk almasını öğrenin. Ama hangi şiirden? Hangi toplumda yaşamışsanız; hangi sesler, hangi ninnilerle büyümüşseniz o şiirler önceliklidir. Çünkü en kolayı da budur.”

Bediüzzaman’ın önerisi ise lezzeti İlâhî kaynağa bağlayacak imkânları ortaya koyuyor:

“İşte hayat böyledir. Hayatın lezzetini ve zevkini isterseniz, hayatınızı iman ile hayatlandırınız ve feraizle zînetlendiriniz ve günahlardan çekinmekle muhafaza ediniz.” (Sözler)

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*