Bir çeyiz sandığı mutluluk

Sanat; insanı, insanlığına ve sonsuzluk sahibi bir Yaratıcıya yaklaştıran çok kıymetli bir unsur. Maddeci gözlükle bakarsak, akılları hayrette bırakan, ruha coşkunluk, kalbe sevinç veren sanat olmadan da pek tabiî hayatımızı idame ettirebilmemiz mümkün. Nitekim, modern zaman, zarurî ihtiyaçlarımızı dört şeyden binlerce şeye çıkarırken kullan-at mantığını da zihinlerimize yerleştirmeye çalışıyor. Dolayısıyla sanat; geçip giden hayatlarımızda çoğu zaman kıymetle aranan bir unsur olmaktan uzaklaşıyor.

Sanatın, yaşamlarda kıymet gördüğü, çok da uzun sayılmayacak kadar önceki zamanlara baktığımızda, insanların günlük ihtiyaçlarını karşılayan hemen hemen tüm eşyada sanatın ve estetiğin hâkim olduğunu görebilmemiz mümkün. Eşyaya işlenen bu güzellik sanki hayatın her safhasına da bir şekilde yansımış.

Kısa bir süre önce vefat eden dedemin ve anneannemin bir ömür boyu kullanıp ardında bıraktıkları eşyalara bakmak, onlara dokunmak, kokularını hissetmek ne kadar kalbimi acıtsa da yine bu eşyalar kalbime çok güzel anlamlar nakşetti.

Hangimiz, dedelerimizin, ninelerimizin gençliklerinde yaşadıklarını, gözlerindeki derin duygularla anlattıkları anılarından dinlesek, hemen anlarız ne kadar zor zamanlardan geçtiklerini. Bu zorluk elbette maddiyattan, işlerin çokluğundan, sözüm ona hayatlarımızı kolaylaştıran modern teknolojinin hayatlarına henüz girmeyişinden. Peki bu kadar zorlu şartlarda bir genç kızı, bir sandık dolusu çeyiz hazırlamaya sevk eden sebepler neydi? Karyolasına nakışlı çarşaf sermek, dantelli perde kullanmak, yorgan istifinin üzerine nakışlı örtü örtmek için bu kadar uğraşmasına, o güzel gözlerini ince işlerle yormasına çok da gerek yoktu aslında. Artık neredeyse hiçbirimizin evinde bu eşyalar yok ve yaşamlarımızı da gayet rahat devam ettirebiliyoruz. Üstelik yıkama, ütüleme gibi fazladan zahmetlere de girmiyoruz.

Dedelerimizin ve ninelerimizin yaşadığı o zamanlar ile şu an içinde bulunduğumuz zamanı mukayese edince, arada görünen fark dağına bir taşı da sanırım bu zahmetli eşyalar koyuyor. Küçük yaşından itibaren bir genç kız, ilerde kuracağı yuva için çok önceden büyük bir emek veriyor. Umudunu, mutluluk hayâllerini, hayır dualarını kasnağındaki kumaşa nakşediyor, tezgâhındaki halıya dokuyor. Gün gelip de o yuva kurulduğunda, o eşyalar bir güzel o eve serildiğinde dualar, hayâller, umutlar da sanki vücut buluyor. Belki de bundandır çok öncesinde el emeği, göz nuruyla üretilen eşya ile birlikte kurulan ilişkilere de kıymet vermek, ilişkileri de zamanı da insafsızca, beyhude tüketmemek… O kıymetli eşyalar keyifle kullanılırken, kirlendiğinde bir güzel yıkanıp ütülenerek tekrar yerine serilince belki de insanın kaçınılmaz olarak yaşadığı acıya sabredebilmesini ve hayata yeniden devam edebilmesini farkında olmadan ona öğretiyordu.

İçinde yaşadığımız zamanın getirdiği düzene uyum sağlayan eşyalarımız, fark etmesek de hayatın beraberinde getirdiği acıyı da güzelliği de kucaklamaktan, sabretmekten, iktisat etmekten, geri dönüştürmekten, ilişkilere ve zamana kıymet vermekten, fedakârlıktan, cefa çekmekten bizleri giderek uzaklaştırıyor. İçinde bulunduğumuz zamanın getirdikleri, bizden götürdükleriyle birlikte, kurulan yuvaları da kolayca yıkıveriyor sanki.  Şimdi oturup tekrar düşünmeli, acaba hangi eşyaları kullanmak bizim için daha işlevsel?

2 Yorum

  1. İnce el emeğini pencerene asmak, masana sermek, başına örtmek♥️ Üretmenin en güzel hali. Bu çok tatlı deneme için teşekkürler Feyza Hanım, emeğinizin kıymetini bilenler çok olsun.

  2. Zamanla değişen zihniyet eşyalar üzerinden güzel bir incelikle anlatılmış. Keyifle okudum.

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*