Kusur (2)

Tabiatı kusurlu ya da fazla gören, eşyada gereksiz ya da etkisiz parçalar bulan ve insanî fonksiyonu tabiatı düzeltmek olarak tanımlayan prototipi Bediüzzaman “ebleh” olarak tanımlıyor:

“İnsanların öyle eblehleri vardır ki, şeffaf bir zerrede şemsin timsalini veya bir çiçeğin renginde şemsin tecellisini görse; şemsin o timsal ve tecellisinden, hakikî şemsin bütün levazımatını, hattâ âleme merkez olmasını ve seyyarata olan cezbini taleb edip isterler. Maahâza, o zerrede veya o çiçekte gördüğü timsal ve tecellinin bir ârızadan dolayı kayboldukları zaman, basar ve basiretinin körlüğü dolayısıyla hakikî şemsin inkârına zehab ederler. Ve keza o eblehler tecelli ile husule gelen vücud-u zıllîyi, vücud-u hakikî ve aslîden fark edemezler, birbiriyle iltibas ederler. Bunun için, bir şeyde şemsin timsalini, gölgesini gördükleri zaman; şemsin hararetini, ziyasını ve sair hususiyatını da istemeye başlarlar. Ve keza o eblehler sinek, böcek ve sair küçük ve hasis şeylere bakarken, onlarda pek yüksek bir eser-i san’at ve hikmet görmekle, derler: “Sâni’ bunlara pek fazla ehemmiyet vermiştir. Bir sineğin ne kıymeti olabilir ki bu kadar masraflara, külfetlere mahal olsun?”1

Bunların bilmesi gereken bazı şeyler vardır:

“Arkadaş! Bu gibi eblehleri ikna’ ve işkallerini def’ için, dört şeyin bilinmesi lâzımdır: Birincisi: Cenab-ı Hakk’ın rububiyetinin kemaliyle alâkadar olan her şey Onu tavsif eder. Fakat o şeyin, rububiyetine mazhar olduğu münasebetiyle, kemalinin de mahall-i tecellisi olur. Fakat, o kemal ile muttasıf olamaz İkincisi: Her şeyden Cenab-ı Hakk’ın nuruna bir kapı açılır. Bu kapılardan birisinin kapanması, gayr-ı mütenahî sair kapıların da kapanmasını istilzam etmez. Fakat, hepsinin bir miftah ile açılması mümkündür. Üçüncüsü: İlm-i muhitten in’ikas eden kader, her şeyde esma-i nuriyeden bir hisse tersim etmiştir. Dördüncüsü: … âyetlerin sarahatine göre, her şeyin vücudu “Kün” emriyle bağlı olduğu gibi; bütün eşyanın icad ve sonradan ihyaları, bir nefs-i vâhidenin icad ve ihyası gibidir. Demek icad Cenab-ı Hakk’a isnad edilirse, bu kadar rahat ve kolay olur. Amma esbaba veya eşyanın kendilerine isnad edildiği zaman, bütün ukalânın ve eblehlerin hükümlerinden neş’et eden muhalâtı kabul etmeleri lâzım gelir…”2

Bizde “gölge oyunu” denilen varlığın kusurlu, sûretin minyatüre, hareketin karikatürize; sözün ise hakikatinin tamam olduğu bir gösteri vardır. Gölgeler gelip geçicidir, dünya gibi bir oyun ve eğlenip gidilecek bir yerdir; ancak hakikatler kalıcıdır, perde nasihatle kapanır. Gölge oyununda yaşananların ardında kalıcı olan hakikatin, meselin, misalin ya da mecazın kusuru örttüğü ve böylece gölgenin geçişiyle arda kalan hakikatin ortaya serilecek olmasıdır.

Burada, vücudun kusuru ve gelip geçiciliği ortasına düşen hakikatin ilk bakışta oluşan tezadın bir mizah üretmesi mümkündür. Bu mizah ile, hayat içinde hakikatin yeniden hayat bulması mümkün olacaktır. Böylece gölge ile düşen boyutu, hayat içindeki yansımayı ortaya çıkaracak, gölgenin geçişiyle hakikat vücuddan ayrılan ruh gibi, tekrar mücerred kalacaktır. Her bir vücudda remz edilen bir nur ile mecazın hakikatle kurduğu varlığın hakikatin bir parçası değil sadece bir gölgesi olduğu ve hakikate sahip olamayacağı; hakikatin geçici bir mekânı olabileceği ve boyutundan dolayı bunun bir mazhariyet de sayılamayacağı (Bediüzzaman “belki memerrsin” der) gösterilecektir. Hakikatin en doğru ifadesi, mücerred kalınca olanıdır. Bunun için mecaz, kelimenin de bazen işini görecektir; çünkü mecaz kalktığında hakikat kelimeden de sıyrılmış bir soyut anlamla muhatabı baş başa bırakmıştır. Yani varlığında yokluk, yokluğunda varlık vardır.

Gölge oyunu bunu başarabildiği oranda hakikatle münasebetin doğru bir yolu olabilecektir, doğrular arttıkça da kaderin riyâzi resminin (geometrisi) zihne düşmesi keskin çizgilerle gerçekleşebilecektir. Bizim klasik sanatlarımızdaki bu türden damarlar hâlâ mevcuttur, bazı İsrailiyyat benzeri unsurlarından temizleyip tekrar canlandırmak ve hakikate hizmet eder hale getirmek elzemdir. Görüldüğü üzere aslında gölge oyunu da yoktur, ışık oyunu vardır, gölge bunu, zıddıyla gösterebilir bir yetenektir.

Bediüzzaman insanın kusurlarıyla yükselişini zerre vaziyetinden mümin suretine sıralarken “Lâhavle velâ kuvvete, illâ billah” cümle-i mukaddemesi ile açıklıyor. Şöyle:

“Lâhavle velâ kuvvete, illâ billah” cümle-i mukaddesesi, insanın zerre vaziyetinden, insan-ı mü’min suretine gelinceye kadar camidiyet, nebatiyet, hayvaniyet, insaniyet gibi geçirdiği etvar ve ahvaline nâzırdır. Şu menzillerde insanın letaifi pek çok elem ve emellere maruzdur. Maahâza havl ve kuvvetin müteallikleri zikredilmeyerek mutlak bırakılmıştır. Binaenaleyh bu cümle, teselli-bahş olup şümulü dâhilinde olan makamlara göre tefsir edilir. Meselâ:

1- Ademden çıkıp vücuda gelmek.

2- Zevale gitmeyip bekada kalmak.

3- Mazarratı def’, menfaati celb.

4- Musibetten uzak olup, matluba nâil olmak.

5- Maasiye düşmemek, ibadete devam etmek.

6- Azaba maruz kalmamak, nimete mazhar olmak.

7- Zulmete düşmemek, nur ile tenevvür etmek.3

Peki kusursuz olmak mümkün müdür? Değildir. Çünkü imkân dairesi içinde kusursuz olma imkânı sıfır (0) a eşittir. Peki, kusursuz bir varlık var mıdır? Evet, vardır ve tektir.

“Hem de Sâni’-i Zülcelâl cemi’ nekaisten münezzehtir. Zira nevakıs mahiyet-i maddiyatın istidadsızlığından neş’et eder. Zât-ı Zülcelâl maddiyattan mücerreddir, münezzehtir. Hem kâinatın mahiyat-ı mümkinesinden neş’et eden evsaf ve levazımatından mukaddestir.”4

Dipnotlar:
1) Said Nursî, Mesnevî-i Nuriye, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul-2020, s. 92.
2) A.g.e., s. 93.
3) A.g.e., s. 127.
4) Mesnevi-i Nuriye

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*