Cesaret

“Dünyada taklit edilemeyen tek şey cesarettir” demiş Napolyon. Cesareti tanımlamada ise üç kavram ortaya çıkıyor: Fâris, şücâ, batal. Fâris; düşman saldırdığında üzerine giden, ondan kaçmayandır. Şücâ; düşmanı savaş meydanına çağırandır. Batal; herkesin geriye çekildiği sırada düşmana saldırandır. Bu durumda, örneğin, Allah’ın kılıcı Hâlid b. Velid şücâ idi. Hazret-i Ali hem batal hem şücâ idi.

İlmin kapısı Hz. Ali bir büyük kahramandı. Onu kahraman yapan ise zor zamanlardaki cesareti ve de ilmindeki yüksekliğiydi: “Gayet muhtelif akvamın birbirine karışmasıyla, Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmın haber verdiği gibi, sonra inkişaf eden yetmiş üç fırka efkârının esaslarını taşıyan o akvam içinde, fitne-engiz hâdisatın zuhuru zamanında, Hazret-i Ali gibi hârikulâde bir cesaret ve feraset sahibi, Hâşimî ve Âl-i Beyt gibi kuvvetli, hürmetli bir kuvvet lâzım idi ki, dayanabilsin. Evet dayandı… Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın haber verdiği gibi: ‘Ben Kur’ân’ın tenzili için harbettim, sen de tevili için harbedeceksin!’”1

“Görünen yere gitmek kolay oluyor” demişti merhum İsmail Coşar. Peki ya görünmeyen? Görünmeyen ama bilinen? Bilinmeyen ama hissedilen? Hissedilmeyen ama söylenen? Bunların her biri ayrı cesaretler gerektirir.

Tarihte kahramanlıklar cesaret testlerinden geçilerek kazanılırdı. Bu çokça mitolojik kahramanlar için söylense de, gerçek kahramanlar için de böyledir.  Meselâ; Bediüzzaman’ın cesareti çocuk yaşlarında görülebiliyordu. Tarihçe-i Hayat’ında bu bahis şöyle geçer:

“Nadir konuşuyordu. Kürtlerin edib dâhîlerinden Molla Ahmed Hanî Hazretlerinin, gündüzleyin bile havf ile girilen kubbe-i saadetine kapanır, bazan geceleyin de orada kalırdı. Bundan dolayı ahali, Bediüzzaman’a, ‘Ahmed Hanî Hazretlerinin feyzine mazhar olmuştur’ diyordu. Bu hali, müşarün-ileyhin kerametine hamlederlerdi. O vakitlerde kendisi onüç-ondört yaşlarında idi. Sonra ulemadan mümtaz sîmalarla mülâkat etmeye karar verdi ve Bağdat’a ziyaret kasdıyla hocasından izin istedi. Derviş kıyafetine girdi. Yolları takip etmeden dağlarda, ormanlarda gece dolaşarak Bağdat’a gitmek niyetinde iken Bitlis’e geldi. Bitlis’te Şeyh Mehmed Emin Efendi Hazretlerinin yanına giderek, iki gün kadar dersinde bulundu.”2

Bu yolculuklar ve cesaret testlerinin elbette sembolik anlamları da vardır. Bilinmeyeni bilmek yani ilmelyakîn, uzaktan görmekle, görünene gitmek, yani aynelyakîn kesbetmekle, ona ulaşmaya cesaret etmek yani hakkâlyakîn yani fetih, zafer gerekecektir. Tıpkı Peygamber Efendimizin (asm) Mekke’yi, kalpleri, Ay’ı, Güneşi ve semayı fethi ile nihayette Miraç vasıtasıyla masivayı fethi…

Friedrich Engels, “Özgürlük zorunluluğun kavranmasıdır” derken; Goethe, Faust’unda şöyle yazmıştı: “Hak onundur, kim ki güçlüdür / Savaş, ticaret ve korsanlık / Ayrılmaz bir üçlüdür.”

Peki ya adalet?

“Bütün kuvvetinizi ihlasta ve hakta bilmelisiniz” diyor Bediüzzaman. “Evet, kuvvet haktadır ve ihlastadır. Haksızlar dahi haksızlıkları içinde gösterdikleri ihlas ve samimiyet yüzünden kuvvet kazanıyorlar.”3

Zihnin çarklarında dönen her bir unsur, varoluşunun karşılıklarını birebir eşleşmelerde bulabiliyor. Her biri sonuçta bir emre bağlanıyor. Cesaret de bunlardan biridir. Şöyle ki:

“… emr-i tekvinîdir ki, fıtrî kanunlar ile âdetullahın tazammun ettiği emirlerdir. Meselâ ilmin i’tası, manen ameli emrediyor; zekânın i’tası, ilmi emrediyor; istidadın bulunması, zekâyı; aklın verilmesi, marifetullahı; kudretin verilmesi, çalışmayı; cesaretin verilmesi, cihadı manen ve tekvînen emrediyor.”4

Peki doğru cesaretin ontolojik anlamı nedir? Bediüzzaman’a göre imandır: “Evet her hakikî hasenat gibi cesaretin dahi menbaı, imandır, ubudiyettir. Her seyyiat gibi cebanetin dahi menbaı, dalâlettir.”5

Bediüzzaman cesaretin bir diğer kaynağı olarak şefkati görür. Ona göre: “Hattâ vâlideliğin en basit ve en edna derecesinde olan korkak tavuk, o şefkatin küçücük bir lem’asıyla yavrusunu müdafaa için ite atılır, arslana saldırır.”6

Bir de cahil cesareti var. “Zekâya i’timâd olunmak dahi âsâr-ı cehâlettendir” denmiştir. Dunning-Kruger etkisi, bu durumda bir algılama eğilimi olarak ortaya çıkıyor. 1999 yılında psikoloji dalında Nobel Ödülü kazandıran bu hipoteze göre; yetkin olmayan insanlar becerilerine aşırı değer biçme eğilimindedirler. İşinde çok iyi olduğuna inanan “yetersiz kişiler”, kendisini ve yaptığı işleri övmekten, her işte öne çıkmaktan ve üstesinden gelemeyeceği büyük görevlere talip olmaktan en ufak bir rahatsızlık duymayacaktır. Diğer yanda gerçekten bilgili ve yetenekli insanlar ise çalışma hayatlarında fazla mütevazı davranır ve kendilerine haksızlık ederler, öne çıkamaz, yüksek görevlere kendiliklerinden talip olmaz ve kıymetlerinin bilinmesini beklerler.  Kıymetleri bilinmediğinde ise içten içe kırılır ve kendilerini daha da geri çekerler. Bir de üstüne, yöneticileri tarafından bu hassasiyetleri “zaten hırslı değildi hak etmiyordu” şeklinde değerlendirilir. Vahim olansa “yetersizlik+haddini bilmeme” karışımının meslekî açıdan karşı koyulamaz bir itici güç oluşturmasıdır. Bu durum kariyer açısından aslında bir eksiyken, artıya dönüşür.

Dunning-Kruger etkisini siyasette de gözlemlemek mümkün. Siyasî gücü elinde bulunduran yetkin olmayan kişiler yine kendileri gibi veya daha da yeteneksiz kişileri alt kadrolarına alarak bir anlamda kendi hâkimiyetlerini garantiliyor ve rekabete mahal bırakmıyorlar. Demokrasi oyunu, yetkin ve bilgili kişilerin kürsüye çıkamamaları nedeniyle cahil cesareti ile konum sahibi olmuş kişiler tarafından kurallarına aykırı olarak oynanmaktadır. Belki de, bir yönden demokrasi sözkonusu karakterleri rahat bir ortam olarak çoğaltabilir de. Bunun için demokrasi, kuralları basit ve ulaşılabilirliği yüksek yönleriyle de popüler bir oyundur. Ancak oyunun kurallarını istediği gibi anlayıp bunun üzerine oyunu baskılamak gerçek demokrasiyi erişilemez bir noktaya çekecektir. Bediüzzaman’ın buradaki doğru tarif ve yerine konulmaya çalışılan cehaleti karşılaştırdığı şu ifadeleri meseleyi açıklayabilir:

“Efkâr-ı hâzırada cehl-i basiti cehl-i mürekkebe kalbeden en mühim sebep; meçhul bir şeye parlak bir isim takmakla anladım zannetmek ve meçhul şeyleri ona irca’ ile, izah ettim zannetmektir. Halbuki tarif, ya hadd ya resim ile olur. Yoksa vâzıı cahil ve müsemmaya mümas olan vechi muzlim ve göze çarpan vechi şeffaf bir ism-i camid ile olmaz. Manyetizma, telepati, kuvve-i mıknatısiye gibi…”7

Tüm bu kirliliğe karşın toplumun yetkin ve bilgili kişileri geri planda kalmakta ısrar etmektedir. Ve doğal olarak yeteneksiz kişilerin kendi hâkimiyetlerinin devamlılığını sağlamak için oynadığı demokrasi oyunu sahneye konur. Sonuçta yetersiz kişiler her zaman her yerde daha hızlı yükselecek ve daha yukarılara çıkacaklardır.

Charles Darwin: “Cehalet, genellikle bilgi sahibi olmaktan daha çok özgüvene sebep olur” demiştir. Bertrand Russell da: “Dünyanın sorunu, akıllılar hep kuşku içindeyken aptalların küstahça kendilerinden emin olmalarıdır” görüşündedir. Hazret-i Ali ise “Cesaretin âfeti, ihtiyatı elden bırakmaktır” diye uyarmıştır.

Son olarak; herhalde en büyük cesaret ölüm cesaretidir. “Merdane ölümün yüzüne bakabilmek” olarak tanımlar bunu Bediüzzaman. Hattâ “müştakâne” der, yani onu isteyerek. Charlie Chaplin, “İnsanlar ölmeyi bildikleri sürece özgürlük yok olmayacaktır” diyor. “Hayatta ise,” diyor Şarlo, “beni en çok mutsuz eden şey lükse alışmaktır.” Herhalde, konformizmin en büyük ürünü; cesareti azaltıp ölüm korkusunu çoğaltmaktır. İktisad anlayışını bu yüzden olsa gerek, Bediüzzaman, yaşamının merkezine koymuştur.

Dipnotlar:
1) Mektubat, Y.A.N., İstanbul, 2020, s. 95.
2) Tarihçe-i Hayat, Y.A.N., İstanbul, 2020, s. 30.
3) Lem’alar, Y.A.N., İstanbul, 2020, s. 179.
4) İşaratü’l-İ’caz, Y.A.N., İstanbul, 2020, s. 218.
5) Sözler, Y.A.N., İstanbul, 2020, s. 19.
6) Mektubat, Y.A.N., İstanbul, 2020, s. 37.
7) Eski Said Dönemi Eserleri, Sünuhat, Y.A.N., İstanbul, 2020, s. 428.
Mayıs ayı Zihnin Çarkları sayfasını okumak için tıklayınız. 

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*