Parça (2)

Kur’an’da “retilil kurane tertila” (Müzzemmil/4) denilmiştir “tertip” ve “sıralı vezinli” anlamındadır. “Kur’an’ı ağır ağır, tane tane oku.” İmam Sadık’tan (ra) aktarıldığına göre İmam-ı Ali (ra) şöyle buyurmuştur: Ayetten kasıt Kur’an’ı açık ve tane tane okuyun şiir gibi ve bir avuç küçük taş atar gibi de (her tarafa dağılır gibi) değil, belki kalplerinizi onunla yumuşatın ve surenin sonuna yetişmek için de acele etme peşinde olmayın. Dolayısıyla, Kur’an düzeni “bir avuç küçük taş atmak” olan söz dağılımından değil de, sonuna kadar tane tane giderek birleşen parçalardan ibaret görmemizi istiyor. Çünkü her şey parçalanıp dağılır, ki aslında bu tekrar birleşmek ve bütünleşmek içindir. Bu mânâlar için böyle olduğu gibi varlık ve hayat için de böyledir.

Hayatımız gibi varlığımız da parçalardan ibaret. Yapıldığımız parçacıklar, yaptığımız parçacıklar ve karşılaştığımız parçacıklar. Sonuç olarak parçacıklarla dolu bir dünyadayız ve bu parçacıkların kütleleri de yükleri de hayata imkân sağlıyor. Her birimiz temel parçacıklardan oluşmuş durumdayız. Dahası, biz de parçacık üretiyoruz ve sürekli olarak parçacık bombardımanı altında yaşıyoruz. Beden hücrelerimizin çoğu yenileniyor olsa da, bu hücreleri oluşturan parçacıkların da pekçoğu aslında milyarlarca yıldan beri varlıklarını sürdürmektedir. Yani, boşlukları bir kenara bırakırsak bu parçacıklar kütlemizin küçük bir kısmını oluşturur. Atom çekirdeğindeki protonlar ve nötronların her biri üçer tane kuarktan oluşur. Kuarkların kütleleri, bu parçacıkların Higgs alanı ile etkileşiminden ileri gelir ve proton ya da nötronun kütlesinin küçük bir yüzdesinden sorumludur. Kuarkları birarada tutan güçlü çekirdeksel kuvveti taşıyan gluonlar ise bütünüyle kütlesizdir. Peki, eğer kütlemiz bu parçacıkların hiçbirinin kütlesi ile açıklanamıyorsa, nasıl açıklayacağız? Enerji. Bilimcilere göre vücut kütlemizin neredeyse tamamı kuarkların kinetik enerjisi ve gluonların bağlanma enerjisinden geliyor.

Bedenimiz küçük ölçekli bir radyoaktif parçacık madenidir. Ortalama bir insan günde 4000’den fazla pozitron üretir. Ama çok geçmeden bu pozitronlar elektronlar ile karşılaşıp birbirlerini yok ederek gama ışınımına dönüşür. Yediğimiz yiyecekler, yaşadığımız ev, yürüdüğümüz yollardaki taş-toprak, düşük düzeylerde de olsa bizi radyasyona maruz bırakır. Uzaydan gelen yüksek enerjili radyasyon, yani kozmik ışınlar sürekli olarak atmosfere giriş yapar. Orada başka çekirdeklerle çarpışarak mezon üretirler; onların da çoğu bozunarak müon ve nötrino gibi parçacıklar üretir. Bunların tümü dünya yüzeyine ulaşarak, içimizden geçerler.

Nötrinolar bedenimizin sürekli ziyaretçileridir. Nötrinoların çoğu erken evrenin ilk birkaç saniyesinden beri hayattadır; yani bizi oluşturan atomlardan daha yaşlıdırlar. Ancak o denli zayıf etkileşirler ki, ziyaretlerine ilişkin hiçbir iz bırakmadan vücudumuzdan geçip giderler. Bunlardan başka sürekli olarak bizi yıkayan karanlık madde parçacıkları da vardır. Karanlık madde ışık yayımlamaz, yansıtmaz ve soğurmaz. O nedenle de algılanması çok güçtür. Evrene yayılan karanlık maddenin yoğunluğuna bakan bilimcilerin hesabına göre, her bir saniyede bu parçacıklardan yüz milyonlarcası içimizden geçiyor olsa gerek.  (Bilimfili – “İnsan Bedeninin Parçacık Fiziği”)

Maddeyi ifade eden parçacıklar gibi, hakikati gösteren anlamlar okyanusu da çoğu berzahlardan ibarettir. İfade için en az iki parçanın birlikte bulunması “denk gelme”si gerekir. Buna “iktiran” deniyor. Kader’lerin çakışması… Tıpkı kâinatın parçaları gibi, kaderleri de mânâların en az ikili dizinlerinden ibaret bütünlüğü gerektiriyor. Bediüzzaman’ın bunu farkeden evliyanın nebevî miraç yolunu kullanarak eriştikleri makamları da bu şekilde tarif ettiği görülüyor:  “O şecere-i tuba-i Kur’âniyenin had ve hesaba gelmez münevver meyvelerinden Kutb-u Geylânî, Rüfaî, Şâzelî gibi zâkirleri dinle: Nasıl, tesbih tanelerine bedel zerrat-ı kâinatın silsilelerini ellerinde tutmuşlar, öylece Mabudun zikrini çekiyorlar!” diyor Üstad. Bundan habersiz olanlar her an içimizden geçip etkileştiğimiz parçacıklar arasındaki mânevî bağları sihrin hesapsız atmosferinde çürütebileceklerdir. Bediüzzaman’ın çağdaş sihrin unsurları sayılabilecek “manyetizma, ispirtizma ve kuvvet-i mıknatisiye” gibi bağları  önce doğru tanımlama gereği üzerindeki beklentisi dikkate değerdir. Bu aşamada,  hakikatin yerini alan yalanın ve kurgunun kavramları had ve resmin dışında bir surete büründürmesini hile olarak kabul etmek gerekir. Bu zamanın en büyük putçuluğunun üslupperestlik, suretperestlik hattâ kafiyeperestlik gibi yaklaşımlarda görür. Enformatik kirlilik olarak başgösteren ve zamanla bilinmez bir hastalığa dönüşen bu perestler çağdaş anlayışların da mikroplarıdır. Bozulmuş gerçeklik, kurgulanmış gerçeklik, arttırılmış gerçeklik ile nihayet çürümüş gerçeklikle birlikte aslında gerçekliğini  kaybetmiş, atılmış gerçeklik ve sadece bir korkuluk hâlini almış,”gulyabani gibi muhatabın göğsüne bastırıp onu sıkıştırıp duran” parçacıkların uçuştuğu bir anlamlar ortamı…

Kur’an’ın tenzil olması ile, indirgenmiş, parçalanmış iç içe  uzaylardaki, boyutlardaki farklı karşılıklarını üretilebilmiştir. Bu, yukarıdan aşağıya, soyuttan somuta, gayb basamaklarından şehadet mertebelerine, anlamlardan suretlere, mücerretten mecaz ve istiarenin ışık gibi, hava gibi, su gibi misallerine gerçekliğin şekil alışlarını gösterir. Örnek olarak, âlem-i misalin gözleri, yıldızlara, bulutlara, dağlara şeklinde farklı suretlere bürünebilir.. Yine, Kafdağı  olarak isimlendirilen ufuk çizgileri, iç  içe  sayısız  kürelerden oluşur; en altta Himalaya dağ silsilesi dünyanın  olduğu gibi yükseldikçe başka bir Kafdağı, daha yüksekte bir başkası, gittikçe soyutlaşan ve yükselen  içice ufuk çizgileri sayısız ufuk çizgisiyle bağlı sayısız  kafdağını ifade edebilir. Sevr ve Hud meselesini de böyle açıklar Bediüzzaman: Dünya ölçeğinde tarım ve balıkçılık gibi meslekler, biraz yüksekte burçların aldığı şekillerden  boğa  ve balık  burçları, daha yukarıda  Sevr ve Hud isimli vazifeli iki melek gibi… Hadislerin bildirdiği ve Kur’an’ın kullandığı mecazlar, misaller, temsiller hep misal âlemine tenzil edilmiş, parçalanmış, nüzûl etmiş olanlardır.

“Heykel” anlık duruş, poz demektir. “Yerde iken arş-ı a’zamı ve İsrafil’in azamet-i heykelini temaşa eden Gavs-ı Âzam (ks)” örneğinde olduğu gibi. Somuttan yükselerek soyutlayınca sûret alttan bakıldığında yine bir heykele dönüşür. Soyutu ifade eden bir şeydir bu hâlde heykel… Michelangelo’nun heykel yapması, taşın içindeki ruhu ortaya çıkarma  gayreti iken, Bediüzzaman için taşın ruhu omuz omuza vererek gök kubbeyi ayakta tutmak gibi maddenin göğünü ayakta tutmasıdır. Bunun için iki yol vardır. Ya her biri Sinan’ın mimârî zekâsında ve yeteneğinde olacaktır, ya da Allah’ın birer mülkü olacaktır. Bu noktada her bir şey  gibi taşlar incecik köklere yol açarak, suyun rotasını  çizecek, içindeki ruhla, örneğin, Peygamberin (asm) elinde  zikredebilecektir.

John Berger’e göre çağdaş yeniden canlandırma araçlarının yaptığı, sanatın yetkesini yıkmak ve onu -ya da bu araçların yeniden canlandırdığı imgeleri- koruyucu kabuklardan kurtarmaktı. Dolayısıyla, geçmişin sanatı, eskiden olduğu gibi değildir artık bugün. Yetkesini kaybetmiştir. Onun yerine bir imgeler dili oluşmuştur. Şimdi önemli olan bu dili kimin, ne amaçla kullandığıdır. Einstein de imgelemin bilgiden daha değerli olduğunu, hayal gücü, benim için somut düşünce becerisinden daha değerlidir diyerek dile getirir. Da Vinci’den itibaren gelen sanatın “ikinci yaratım,” sanatçının “ikinci yaratıcı” olması şüphesiz Hıristiyanlıkta yorum şansı bulsa da tevhid üzerine kurulu İslâm inancı ve şeriati tamamen reddeder. Rahman’a çocuk isnad etmeleri sebebiyle neredeyse gökler parçalanacak, yer yarılacak dağlar yıkılıp çökecektir, diyor Kur’an ayeti… Sonsuz ve sınırsız olarak parçalayıp tekrar etmemek her birinde özel bir bilgiyi ve gücü gösterir. Taklid mümkün değildir, demek ki herşey birden ve bir elden çıkmıştır. Ortakları veya yardımcıları olamaz. Demek ki her bir şey, kalemle yazılmış gibi, aynı bir elle yazılıyor.

Birden bire bir yol vardır

“Evet inkılâb-ı hakaik ittifaken muhaldir. Ve inkılab-ı hakaik içinde muhal-ender-muhal, bir zıd kendi zıddına inkılâbıdır. Ve bu inkılâb-ı ezdad içinde bilbedahe bin derece muhal şudur ki: Zıd, kendi mahiyetinde kalmakla beraber, kendi zıddının aynı olsun. Meselâ: Nihayetsiz bir cemal; hakikî cemal iken, hakikî çirkinlik olsun. İşte şu misalimizde meşhud ve kat’iyy-ül vücud olan bir cemal-i rububiyet; cemal-i rububiyet mahiyetinde daim iken, ayn-ı çirkinlik olsun. İşte dünyada muhal ve bâtıl misallerin en acibidir.”1

Parçacıklı düşünülen yapıların parçaları tek tek bulunmakla bir bütün olur mu? Örneğin; Avrupa’daki Büyük Hadron Çarpıştırıcısı’nda görevli fizikçiler, uzun süredir teoride var olduğu kabul edilen ancak daha önce hiç görülmeyen baryon türünün anlık keşfini duyurdu. Deneyde yer alan Oxfordlu fizikçi Guy Wilkinson, Büyük Hadron Çarpıştırıcısı’ndaki yüksek hızlı çarpışmaların, Xi cc adı verilen baryon parçacığının bir saniyeliğine gözlenmesini sağladığını bildirdi. Wilkinson, çok kısa da olsa bu anın, parçacık fiziğinde “kayda değer biçimde uzun bir süre” olduğunu vurguladı. Baryonun, iki ağır, bir hafif kuarka sahip olduğu, normalde baryonlarda bir ağır kuark bulunduğu belirtildi. Guy Wilkinson, baryondaki iki ağır kuarkın, iki güneşli bir sistemde etkileşim hâlinde dans eder gibi hareket ettiği, hafif kuarkın dans eden çiftin etrafında dolaştığını söyledi. “İnsanlar uzun zamandır bunu bekliyordu.” diyen Wilkinson, keşfin, fizikçilerin araştırması için yeni bir “baryonlar ailesini” açığa çıkardığını dile getirdi.

Parçacıklara kütlelerini verdiği düşünülen Higgs Bozonu, Fransa-İsviçre sınırında yerin 100 metre altında bulunan CERN tesislerinde yapılan deneyler sonucunda 2013 yılında keşfedilmişti. Burada keşfedilen maddeye kütleyi veren bozon bir bozunma keşfi ile sınırlı bir alan bulmaktan ibarettir. Bir anlık seyir zaten “varlık” demektir. Sınır çizmekle tanımlamak bütünleme parçalarla tanımlamak parçalamak diğer bir deyişle, soyutlamakla bütün somutlamakla parça ya da vahdette varlık kesrette bölünme vardır. Diğer taraftan bütünde parça her bir parçada bütüne ait soyut (anlam) olduğu da sınır ile belirtilen “uzay” kavramı içinde çalışılır bir unsurdur.

Son olarak, Zeigarnik Etkisi bize şunu gösterir: “Tamamlanmamış yaşantıları tamamlayarak algılama eğiliminin yanı sıra insanlar, tamamlanmamış yaşantılarını tamamlanmış olanlardan daha iyi ve daha uzun süre hatırlama eğilimindedirler.” Yani, yapmamız gereken bir şeyi yapmayı bıraktığımızda ya da ara verdiğimizde bilincimizin ve bilinçaltımızın olanı bütüne tamamlama mekanizması bizi bu görevi tamamlamaya zorlayacaktır. Böylelikle zihin, tamamlanmamış döngüleri tamamlamaya yönelik çalışacaktır. Yarım bıraktığımız bir kitabı, bitirdiğimiz kitaba kıyasla daha iyi hatırlıyor olmamız, zor bir soruyla uğraşmayı bir süreliğine bıraktığımızda aklımızın hâlâ ona çözüm arayışı içinde olması ve çoğunlukla bıraktığımız andan sonra çözümün bulunması, sınav sonrasında boş bıraktığımız soruları, yaptıklarımıza kıyasla daha net hatırlamamız, “Yakında…” “Devamı Gelecek…” gibi ifadelerin “Son!” ifadesinden daha çok dikkat çekmesi, gibi durumlar Zeigarnik Etkisinin günlük hayatta karşımıza çıkan en bilindik sonuçlarıdır.

Dipnot:
1) Sözler, Y.A.N., İstanbul 2020, s. 69.

2021 Temmuz ayı Zihnin Çarkları sayfasına gitmek için tıklayınız.

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*